Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
HERŞEY TÜRKİYE  İÇİN

blogmedya

sık kullanılanlara ekleyin habersiz kalmayın

dua eller
İLKHABER
İlk Boğaz Köprüsü Projesi - II.AbdülhamidiyibayramlariyinoellerFree Photo hosting by PhotoLava.com Free Photo hosting by PhotoLava.com

N^ZIM HİKMET EL YAZISI



REKLAMSIZ KESİNTİSİZ SİNEMA KEYFİ TRT 1 HER ÇARŞAMBA SAAT:20:30

blogmedya farkı ile sofinin dünyası

TEMÎNAT

VALLÂH BİLLÂH.

Tarihî ifşaat: Anıtkabir'e yürüyen hocaları 'darbe yapmak' için öldüreceklerdi

 

 

Tarihî ifşaat: Anıtkabir'e yürüyen hocaları 'darbe yapmak' için öldüreceklerdi

 

Çirkin darbe planı !


Tarihî ifşaat: Anıtkabir'e yürüyen hocaları 'darbe yapmak' için öldüreceklerdi.

Türkiye, 85 yılda iki darbe, bir muhtıra, iki darbe girişimi ve 28 Şubat sürecini yaşadı. Her darbe öncesinde ortamın hazırlanması için provokatif eylemlerin yapıldığı iddiası dile getirildi.

Basında, Ergenekon terör örgütünün de darbeye zemin hazırlamak için çeşitli eylemlerde bulunduğu yazıldı. Konu, dönemin canlı şahitlerinden birinin açıklamalarıyla aydınlandı. Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Erdal Yavuz'un yaşadıkları, günümüzdeki olaylara ışık tutuyor. Yavuz, 12 Mart muhtırası öncesinde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin sol görüşlü talebe cemiyeti başkanıydı. 1 Mayıs 1969' da Yargıtay Başkanı İmran Öktem ölmüştür. Maltepe Camii imamı 'dinsiz' olduğu gerekçesiyle Öktem'in cenaze namazını kıldırmayacağını açıklar. Bunun üzerine üniversite hocaları ve yargı mensupları 'laiklik tehlikede' diye 7 Mayıs'ta Anıtkabir'e yürüme kararı alır. Yürüyüşe üniversite talebeleri de katılacaktır. Fakat eylem öncesi ilginç bir gelişme yaşanır. 4 Mayıs akşamı bir arkadaşı Yavuz'u bilmediği bir yere götürür. Orada üç albay, Yavuz'a şu uyarıyı yapar: "Bu yürüyüşte ateş açılacak, ölenler olacak ve bunun üzerine biz duruma el koyacağız. Eğer öğrenciler yürüyüşe katılacak olursa tepkinin ciddiyeti bozulacaktır. Siz öğrencilerin yürüyüşe katılmasını engelleyin."

Prof. Dr. Erdal Yavuz, bu önemli bilgileri Radikal'in önceki gün yayınlanan 'İki' ekinde yazdı. "Şu andaki gelişmeler hiç de eskileri aratmıyor." diyen Yavuz, Danıştay baskını, Hrant Dink cinayeti ve PKK saldırılarını bir 'dejavu' olarak yaşadığını dile getirdi. Yavuz, üç albayın uyarısından sonra yaşanan gelişmeleri ise şöyle aktardı: "Bana 'tebliğ edilen' bu senaryoyu, ülkemin menfaatine olabileceği düşüncesiyle kabul ettim ve yürütmeye çalıştım. İlk görüştüğüm kişi, o sarıda Ankara Hukuk Fakültesi asistanı olan Uğur Mumcu oldu. Uğur bu senaryoyu onayladı ve elinden geleni yapacağını söyledi. İkinci muhatabım yine aynı fakülteden Doğu Perinçek idi ve onunla da mutabık kaldık. 'Mihri Bellici' ve 'Doktorcu' (Hikmet Kıvılcımlı yandaşı) ve Türkiye İşçi Partili gruplardan arkadaşlarla da anlaştıktan sonra sıra Mahir Çayan ve yandaşlarına gelmişti. Üniversite gençliğinin en atılgan grubunun lideri olarak Mahir de beni dinledikten sonra 'tamam' dedi.

Yine de bunlar yetmedi ve öğrenciler arasında bir tartışma süreci başladı. Ertesi gün bütün grupların tartışma ve çekişmelerinden sonra bir 'ortak karar' çıktı: 'Yürüyüşe öğrenciler katılacak'. O yürüyüşte dağıtılan ve orduyu göreve çağıran dört satırlık bir bildiri de başka çare kalmadığı için bu anıları anlatan kişinin kaleminden çıktı. Ama bu yazıyı hazırlarken eski defterleri ve kutuları kurcalayıp o bildiri metnini arayıp bulmaya yeltenmedi ve belki de gücü yetmedi. O biraz yorgun; çünkü şu andaki gelişmeler hiç de eskileri aratmıyor."

Danıştay saldırısı da bir darbe hazırlığıydı

Prof. Erdal Yavuz, Hürriyet Gazetesi'nin internet sitesine yaptığı açıklamada Abdi İpekçi'nin, 12 Mart muhtırasını haklı çıkartmak için öldürüldüğünü belirtti. İpekçi, 1 Şubat 1979'da İstanbul Maçka'daki evinin yakınlarında arabasında iken silahlı saldırıya uğramıştı. Necip Hablemitoğlu cinayeti (18 Aralık 2002) ve Danıştay baskınıyla da (17 Mayıs 2006) yeni bir darbenin tezgâhlandığını iddia eden Yavuz, Hrant Dink'in katledilmesinin ve PKK'nın yeniden eyleme geçmesinin de bununla bağlantılı olduğunu savundu. Yavuz, Ergenekon'un bu durumun somut bir göstergesi olduğunu kaydetti.


26.Şubat.2008 10:10:47

YEDEK SUBAYLARLA İLGİLİ TASARI KABUL EDİLDİ

 

 

Para Politikası Kurulu değerlendirme özeti
"ENFLASYONDA HEDEF SAPMASI OLABİLİR"

ResimANKARA - Para Politikası Kurulu, para politikasının öncelikli amacının fiyat istikrarı olduğunun vurgulanması gerektiğini belirterek, ancak, arz yönlü şoklara sert tepki verilmesinin, iktisadi faaliyette ve göreli fiyatlarda arzu edilmeyen oynaklıklara yol açabileceğinden, para politikasının kontrolü dışındaki olumsuz gelişmelerin sürmesi halinde enflasyonun geçici bir süre hedeften sapmasına izin verilebileceğine dikkati çekti.
Kurul, bu bağlamda, enflasyonun hedefe ulaşma süresinin büyük oranda gıda ve enerji fiyatlarının seyrine bağlı olacağının belirtilmesi gerektiğini de bildirdi.
Kurul'un 14 Şubat 2008 tarihli toplantısına ilişkin değerlendirme özeti bugün yayımlandı.
Değerlendirmede Kurul, olumsuz hava koşulları nedeniyle Şubat ayında, işlenmemiş gıda fiyatlarının geçen yıla kıyasla yüksek bir artış gösterebileceğine ve bu artışın yıllık enflasyonda geçici bir yükselişe neden olabileceğine dikkati çekti.
Kurul, bununla birlikte, gıda ve enerji kalemleri dışlanarak hesaplanan enflasyonun yüzde 4 seviyesine yaklaşmaya devam etmesinin beklendiğini de bildirdi.
Değerlendirmede, enerji grubunda yıllık enflasyonun, Ocak ayında yüzde 16,26'ya yükseldiği ve söz konusu artışta elektrik tarifesindeki yüzde 19,19 ve doğal gaz fiyatlarındaki yüzde 8,04 oranında artışların belirleyici olduğu belirtildi. Bu artışların, Ocak ayı enflasyonuna net katkısının 0,56 puan olduğu bildirilen değerlendirmede, akaryakıt ürünleri fiyatlarında ise belirgin bir değişim gözlenmediği kaydedildi.
Değerlendirmede, KDV indiriminin yemek ve konaklama hizmetleri üzerinde belirgin bir etkisinin olmadığının görüldüğü de bildirildi.

HOCALI KATLİAMININ 16. YIL DÖNÜMÜ

ResimBAKÜ - Ermenistan'a bağlı silahlı güçlerin 25-26 Şubat 1992 tarihinde işgal altındaki Yukarı Karabağ'ın Hocalı kentinde işlediği katliamda hayatını kaybedenler, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in de katılımıyla Bakü'de yapılan resmi törenle anıldı.
Aliyev, kentin Hatai semtinde bulunan Hocalı Soykırımı Anıtı önünde düzenlenen törende, anıta çelenk bıraktı ve saygı duruşunda bulundu. Ardından bakanlar, üst düzey yöneticiler ve yabancı misyon temsilcileri anıta çelenk koydu.
Aliyev'in tören yerinden ayrılmasından sonra anıt halkın ziyaretine açıldı.
Hocalı katliamı kurbanları, ülke genelinde ve ülke dışında çeşitli toplantı ve etkinliklerle anılıyor.

HOCALI KATLİAMI

SSCB'nin son döneminde Ermenistan'ın Azerbaycan'dan toprak talebiyle başlayan çatışmalar, her iki ülkenin bağımsız olmasıyla savaşa dönüştü.
Ermeni güçleri Ermenistan'da konuşlanmış Rus askeri güçlerinin desteğiyle Azerbaycan topraklarını işgal etmeye başlarken, Azerbaycan Türklerine karşı kıyım ve katliamlar da hız kazandı.
Azerbaycan kaynaklarına göre, Yukarı Karabağ bölgesindeki Hankendi'de konuşlanan Rus 366'ncı motorize alayının desteğindeki Ermeni güçleri, 25 Şubat 1992 gecesi ağır silah ateşi desteğiyle bir süredir kuşatma altında tutulan Hocalı kentine girdi.
Ermeni güçleri, bölgedeki çatışmalar nedeniyle 7 ila 10 bin olarak bilinen nüfusunun 4 bine kadar düştüğü kentteki yaşlı ve çocuklardan oluşan sivil halkı ayrım yapmadan vahşice katlederken, kentten şans eseri kurtulanların ifadeleriyle uygulanan vahşet gün yüzüne çıktı.
Yapılan belirlemeler doğrultusundaki resmi açıklamalara göre, Hocalı'daki katliam sırasında çoğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan 613 kişi katledildi, 1275 kişinin esir veya kayıp olduğu kesinleşti.
 YEDEK SUBAYLARLA İLGİLİ TASARI KABUL EDİLDİ

TBMM Genel Kurulunda, Yedek Subaylar ve Yedek Askeri

Memurlar Kanunu ile Emekli Sandığı Kanununda değişiklik

yapılmasını öngören kanun tasarısı kabul edildi. Kanun,

Türk Silahlı Kuvvetlerinde nitelikli personele sefer görevi

verilmek suretiyle ihtiyacın karşılanmasını öngörüyor.


   26.02.2008 - 23:21:00

 

HAREKAT YOĞUN KAR YAĞIŞI ALTINDA SÜRÜYOR

 

 


Haberler  
Resim

HAREKAT YOĞUN KAR YAĞIŞI ALTINDA SÜRÜYOR

ResimANKARA - Genelkurmay Başkanlığı, bir birliğe gece saatlerinde uzun menzilli silahlarla uzaktan taciz ateşi açılması sonucu 2 personelin şehit olduğunu, hafif ve ağır silah ateşleriyle susturulan teröristlere verdirilen kaybın ise hava muhalefeti nedeniyle henüz tespit edilemediğini bildirdi.
Genelkurmay Başkanlığının internet sitesinde yayınlanan, Türk Silahlı Kuvvetleri'nce Irak'ın kuzeyinde sürdürülen harekata ilişkin basın açıklamasında şöyle denildi:
''Irak'ın kuzeyinde PKK terör örgütüne karşı icra edilen sınır ötesi harekatın 5'inci günü boyunca devam eden yoğun kar yağışı, manevrayı kısmen kısıtlamış ve birlikler bulundukları bölgelerde bütünleme ikmali ile arazi arama ve tarama faaliyetleri icra etmişlerdir. Harekat bölgesinin bazı kritik kesimleri zinde birliklerle takviye edilmiştir.
Bir birliğimize gece saatlerinde uzun menzilli silahlarla uzaktan taciz ateşi açılmıştır. Açılan taciz ateşi sonucu iki personelimiz şehit olmuş; söz konusu teröristler, üzerlerinde toplanan hafif ve ağır silah ateşleriyle susturulmuştur. Teröristlerin kayıpları hava muhalefeti nedeniyle henüz tespit edilememiştir.
Sınır ötesi harekat bölgesinde belirlenen bazı hedeflerin, Hava Kuvvetleri uçakları ve karada konuşlu uzun menzilli silahlarla ateş altına alınmasına devam edilmektedir.
Harekat bölgesindeki teröristlerin geri çekilmesini kolaylaştırmak maksadıyla başka bölgelerden gönderilen gruplar, çeşitli vasıtalarla takip altına alınmıştır.
Önceki günlerde meydana gelen çatışmalarda yaralanan teröristlerin, Irak'ın kuzeyindeki bazı hastanelerde tedavi edildikleri yönünde bilgiler elde edilmiştir.
Terör örgütü, kendi basın ve yayın organları kanalıyla yaydığı yalan haberlerle kayıplarını gizlemeye ve taraftarlarına moral vermeye çalışmaktadır. Bu kapsamda yayınlanan kırıma uğramış helikopter görüntülerinden, mevsimin kış bile olmadığı ve bu görüntülerin 18 Mayıs 1997'de meydana gelen eski bir kırıma ait olduğu kolaylıkla anlaşılmaktadır.''


"GÜN, BÜTÜNLEŞME GÜNÜDÜR"

ResimANKARA - AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ''Millet olarak, vatan evlatları olarak hepimiz büyük bir sınavdan geçiyoruz. Gün, yüreklerimizin birliğini, beraberliğini, kardeşliğini en üst seviyede gösterme günüdür. Gün, bütün provokasyonları bertaraf ederek milletçe kenetlenme, bütünleşme günüdür'' dedi.
Erdoğan, partisinin TBMM grubunda yaptığı konuşmaya, ''Şahadet mertebesine ulaşan Mehmetçiklerimize Allah'tan sonsuz rahmet, mahzun ailelerine, yakınlarına, şehitlerini yüreğine gömen aziz milletimize sabır ve metanet diliyorum'' sözleriyle başladı.
Erdoğan'ın konuşmasında öne çıkan ifadeler şöyle:
"Hükümetimiz, milletimizin yoluna döşenen bütün mayınları temizlemeye kararlıdır"
"Terörle mücadelede temel referansımız hukuktur"
"Açık ve net olarak bir kez daha altını çiziyorum: bu operasyonlar Kuzey Irak'a yönelik olarak değil, sadece terör örgütüne yönelik olarak yapılmaktadır"
"Sivillerin kullanımında olan hiçbir altyapıya zarar verilmiyor"
"Ordumuzun, planlanan hedeflere ulaştıktan sonra en kısa zamanda yurt içine döneceği muhakkaktır" 
"Irak yönetiminin sergilediği dirayetli ve işbirliğine açık tutum takdire şayandır"
"Stratejik ortağımız ABD'nin istihbarat işbirliği konusundaki desteğini de şükranla ifade etmek istiyorum"

"OPERASYON BÖLGESİNDE SİVİL HALK YOK"

ResimANKARA - Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, TSK'nın sınır ötesi operasyon yaptığı yerlerde sivil halk bulunmadığını belirterek, "Orada sadece terör kampları var. Bunların kullandığı bir takım altyapılar var. Irak halkının kullandığı altyapı değil bu..." dedi.
"Ne yaptığımızı biliyoruz, ne yapmak istediğimiz de belli. Türkiye'nin kendi güvenliği o bölgeden tehdit ediliyor, bu tehdidin ortadan kaldırılmasını istiyoruz" diyen Çiçek, bu konuda herkesin üzerine düşeni yapması gerektiğini kaydederek, şunları söyledi:
"Irak hükümeti, şu an orada bulunan ABD bu güvenliği sağlıyorsa, zaten mesele yok. Biz durup dururken oraya girmedik ki...Uzunca bir süre bekledik. Uzunca süre diplomatik temasları sürdürdük ama Türkiye oradan devamlı saldırıya uğradı. Bu saldırılar, Irak birliklerince veya koalisyon güçlerince bertaraf edilmediği için Türkiye onlarla da konuşarak işleyen bir mekanizma çerçevesinde bu operasyonu yaptı. Arzu edilenin, bu belanın madem ki Irak'ın ABD'nin de düşmanıdır. Öyle kabul ediyoruz, bütün bölgenin düşmanıdır. Herkesin bu belanın ortadan kaldırılması noktasında yardımcı olması lazım."


"BAĞDAT'A HEYET GİDECEK"

ResimANKARA - Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Irak'ın kuzeyine yapılan askeri operasyonun sınırları, amacı ve hedefinin belli olduğunu belirterek, "Ne zamanki operasyon başlamadan önce hedeflenen amaçlara ulaşılır, işte o noktada operasyon sona erer" dedi.
Babacan, Ankara'yı ziyaret eden Arnavutluk Dışişleri Bakanı Lulzim Basha ile görüşmesinin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında, Irak'a yakın bir zamanda Türkiye'den bir temsilcinin gönderilip gönderilmeyeceğinin sorulması üzerine, iki ülke dışişleri, savunma ve içişleri bakanlıkları arasında sürekli temaslar olduğunu belirtti.
Bakan Babacan, "Bütün bu siyasi diyalog süreci çerçevesinde çok yakın bir zamanda Bağdat'a bir heyet gönderiyoruz. Ancak bu heyetin kompozisyonu ve bu heyetin ziyaretinin kesin zamanlaması, ziyaretin niteliği gereği, ziyaret başlarken yapılacaktır" diye konuştu. Babacan, Türkiye'nin Irak özel temsilcisinin de yakın zamanda atanacağını bildirdi.


"TURİZM OLUMSUZ ETKİLENMEDİ"

ResimİSTANBUL - Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, harekatın turizmi olumsuz etkilemediğini ve rezervasyon iptali olmadığını bildirdi.
"Bu harekatın da bir kaç gün içinde sonuca varacağını tahmin ediyorum" diyen Günay, "Dünya haklılığımızı biliyor. Başka ülkelerin bu tür harekatları ile ilgili hangi tepkilerin verildiğini görüyorsunuz. Şu anda Türkiye'nin bu konuda ne kadar sabırlı ve dikkatli davrandığını dünya biliyor, o yüzden de dünya kamuoyu da önemli ölçüde Türkiye'ye belli sınırlar içinde destek veriyor. İnşallah bir daha Türkiye de dünya da tür acılar ve sıkıntılar yaşamaz'' şeklinde konuştu.

TERÖR ÖRGÜTÜNE BİR DARBE DE İNGİLTERE'DEN

ANKARA
- Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Irak'ın kuzeyinde yürüttüğü operasyonlarla büyük darbe yiyen terör örgütü PKK'ya bir darbe de İngiltere'den geldi. Örgütün Avrupa'daki finans faaliyetlerini yürüten sözde İngiltere sorumlusu Selman Bozkur, bu ülkeden sınır dışı edildi.
''Dr. Hüseyin'' kod adlı Selman Bozkur'un, sınır dışı edilmesinin ardından 2003 yılında oturma müsaadesi aldığı Fransa'ya geçtiği sanılıyor. 


"ANA AMAÇTAN SAPILMAMALI"

ResimBRÜKSEL - Avrupa Birliği Dönem Başkanlığı, Türkiye'den ''askeri eylemlerini sadece ana amaç olan Türk halkının terörizmden korunması kapsamıyla sınırlandırmasını'' istedi.
AB Dönem Başkanı Slovenya tarafından yapılan açıklamada, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Irak topraklarındaki operasyonunun ''büyük endişeyle izlendiği, Türkiye'nin halkını terörizmden koruma ihtiyacının kabullenildiği, ancak orantısız askeri eylemden kaçınılması, Irak'ın toprak bütünlüğüne, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne saygı gösterilmesi konusunda Türkiye'ye çağrıda bulunulduğu'' belirtildi.
Açıklamada, ''Irak hükümeti başta olmak üzere uluslararası ortaklarıyla diyalog araması'' konusunda Türkiye teşvik edildi.
AB Dönem Başkanı Slovenya, Irak hükümetine ve ''Kürdistan bölge hükümetine'' ise ''Irak topraklarının komşu ülkelere yönelik şiddet olaylarında kullanılmaması için uygun önlemleri almaları'' çağrısında bulundu.
 GÜL "VAKIFLAR KANUNU"NU ONAYLADI

ResimANKARA -Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 5737 sayılı "Vakıflar Kanunu"nu onayladı.
Yasanın bazı önemli düzenlemeleri şöyle:
"-Yabancılar Türkiye'de mütekabiliyet esasına göre yeni vakıf kurabilecek.
-Yeni vakıfların kuruluşunda, amaçlarına göre özgülenecek asgari mal varlığı, her yıl Vakıflar Meclisince belirlenecek.
-Vakıflar, izin almadan mal edinebilecek, malları üzerinde her türlü tasarrufta bulunabilecek.
-Kurucularının çoğunluğu yabancı olan vakıfların, taşınmaz mal edinmeleri hakkında, Tapu Kanunu hükümleri uygulanacak."
Cumhurbaşkanı Gül, 5736 sayılı "Bazı Kamu Alacaklarının Uzlaşma Usulü ile Tahsili Hakkında Kanun" ve 5738 sayılı "Spor Müsabakalarına Dayalı Sabit İhtimalli ve Müşterek Bahis Oyunlarının Özel Hukuk Tüzel Kişilerine Yaptırılması Hakkında Kanun"u da onayladı.
Cumhurbaşkanı'nın onayladığı kamu alacaklarının tahsiline ilişkin kanunla, ihtilaflı kamu alacaklarının tahsil edilmesi amacıyla mükelleflere, bir kez daha vergi kanununun uzlaşma hükümlerinden yararlanma imkanı tanınıyor.
Kanuna göre, davaya konu olan vergi borçları, 18 ayda, 18 eşit taksitte, aylık faiziyle ödenmesi şartıyla ödenebilecek.

 

Ney, zurna ve bağlamayı ustalıkla çalan Ömer Faruk Tekbilek

 

http://www.trt.net.tr/wwwtrt/progdetay.aspx?tanitimid=5562&tur=TV


Telvin


Ney, zurna ve bağlamayı ustalıkla çalan Ömer Faruk Tekbilek...

Sanatçı geleneksel müzikten yola çıkarak yaptığı çalımaları ve hayat hikayesini Telvin'de anlatıyor...

Yayın
27.02.2008  22:30 / TRT2
27.02.2008  02:05 / TRT2
28.02.2008  07:25 / TRT2

Ergenekon'da bir tutuklama

Ergenekon'da bir tutuklama

08/02/2008 (2 kişi okudu)

RADİKAL - İSTANBUL -

 

Ümraniye'de ele geçirilen patlayıcılara ilgili soruşturma kapsamında dün bir kişi daha tutuklandı. Zanlıların TİT olarak bilinen 'Türk İntikam Tugayı'na yönelik operasyon kapsamında gözaltına alındıkları ancak Ergenekon terör örgütüyle de bağlantılı oldukları öne sürüldü.

 


İstanbul ve Antalya'da TİT üyelerine yönelik operasyonlarda beş kişi gözaltına alınmıştı. Gazetelerde yer alan iddiaya göre gazeteci Mehmet Ali Birand ve İstihbarat

Daire Başkanı Ramazan Akyürek hedefteydi. Polis, Vatan Bölükbaşı'nın kendisini TİT üyesi olarak tanıttığını ve bir yazışmasında, "Veli Küçük paşanın emriyle

 

hareket ediyorum" dediğini saptadı. Beş zanlı dün Beşiktaş' taki İstanbul Adliyesi' ne sevk edildi. Hâkim karşısına çıkan sanıklardan Vatan Bölükbaşı, tutuklanırken diğerleri serbest bırakıldı.

Korkuları aşabilmek

Ergun Babahan
ebabahan@sabah.com.tr



Korkuları aşabilmek

Ergun Özbudun gibi benim de taşradaki mahalle baskısı konusunda endişelerim var.
Başı açık kızların giyim kuşamlarına müdahale olabileceği konusunda ciddi kaygılarım var.
Taşralı muhafazakarlığın varabileceği nokta konusunda da şüphelerim var.
Ama benim şüphelerim genç kızların başörtüleri nedeniyle üniversiteye girmelerine engel olmamalı.
Çünkü eğitim temel insan haklarından biri ve üniversite rüştünü ispat etmiş insanların bireysel kararlarını verebilecekleri bir ortam sağlamalı.
Birtakım insanların korku ve endişeleri başkalarının haklarını kullanması konusunda bir engel haline geldiğinde de toplumsal barış tehlikeye girer.
Türkiye'de bugün genç kızlar ve kadınlar, başörtüleriyle toplumsal yaşama katılıyor.
Üniversiteye girmeleri, rejimin geleceğini tehlikeye sokacak iddiası bu nedenle abartılı.
Bu noktada, zamanlama konusundaki itirazlar da doğru değil, çünkü doğru zaman konusunda kimsenin bir önerisi de yok.
Ayrıca unutmamak gerekir ki, bu ülkede genç kızlar üniversiteye yıllarca başörtüsüyle girdi.
Bugün de çok sayıda genç kız yurtdışında başörtüsüyle okuyor ve Türkiye'ye dönüyor.
Tarihin bu dönemi, muhafazakar değerlerin ağır bastığı bir dönem.
Sadece Türkiye'de ortaya çıkan bir olgu da değil bu.
Ancak kadın haklarının çok güçlü olmadığı ülkemizde bazı kadınların gidişattan endişeli olduğu da ortada.
"Türkiye yasal alanda kadın-erkek eşitliğini gerçekleştirme konusunda önemli bir gelişme kaydetmiş olmakla birlikte, esas zorluk bu yasaların pratikte uygulanması. Gündelik yaşamdaki davranış değişiklikleri, yasal değişimleri yakından takip etmiyor; yasalarla uygulamalar arasındaki uyumsuzluk süregidiyor. Türkiye, kadınların karar-alma sürecine katılımı dahil, temel kalkınma göstergeleri bakımından istenen seviyenin çok altında."
Bu satırlar, BM Kalkınma Raporu'ndan alınma.
İktidar, kadınların sadece başörtülü eğitim hakkının arkasında durmaz, kadın-erkek eşitliği, kadın hakları konusunda ciddi adımları arka arkaya atarsa, birçok endişe ortadan kalkabilir.
Bugüne kadar korku ve endişe nedeniyle atılmayan adımlar, tehdit olarak görülen sorunların daha da büyümesine yol açtı.
Korkularımızı aşıp sorunları tespit eder ve çözüm yolları ararsak, toplumsal gerilimin düşmesine de katkıda bulunmuş oluruz.

ULÂK MI ? "Dabbe"nin yönetmeninden "Semum" vizyonda

 

 ULÂK MI?

 

 KORKU FİLM FURYASI !!! 

 

"Dabbe"nin yönetmeninden "Semum" vizyonda

 

 

Bu hafta 4 yeni film gösterimde: ''Semum'', ''Charlie Wilson'un Savaşı'', ''Son Ders: Aşk ve Üniversite'', ''Esrarengiz Kadın''.

Semum

Yönetmen:
Hasan Karacadağ
Oyuncular: Sefa Zengin, Ayça İnci, Burak Hakkı, Nazlı Ceren...
Tür:  Korku / Gerilim
Yapım Yılı: 2007
Fragman: http://www.youtube.com/watch?v=A0BNizAPKEo

27 yaşındaki Canan Karaca ve kocası Volkan Karaca yeni aldıkları büyük bir eve taşınırlar.
 
Her şey çok iyi giderken bir gün sebebini bilmediğimiz bir şekilde Canan’a garip şeyler olmaya başlar.
 
Canan yavaş yavaş başka bir varlığa, kendisine hükmetmeye başlayan bir yaratığa dönüşmeye başlar.
 
Semum kendisine hedef olarak neden Canan’ı seçmiştir ve ona ne yapacaktır? Sıradan bir insan için cehennemin kapısı nasıl açılır?

Dev bir istihbarat operasyonu yapılıyor dedi ve ekledi: İnternet kabusa dönecek!

 

 

Dev bir istihbarat operasyonu yapılıyor dedi ve ekledi: İnternet kabusa dönecek!

 

 

İnternet kabusa dönecek!

 


Denizlerde neler oluyor! Bu soru çok önemli ve inanıyorum çokça soracağız bundan sonra.

Çünkü okyanusların derinliklerinde olağandışı gelişmelere tanık oluyoruz. Birbirinden bağımsız gibi görünen, birbirinden çok uzak noktalarda meydana gelen ama nedense aynı sonuçlara yönelen zincirleme olaylar, bize göre, son derece korkutucu bir geleceğe ışık tutuyor.

İnsanoğlunun; devletler, ekonomi, siyaset, güvenlik, üretim ve tüketim üzerindeki bağımlılığının en yoğun olduğu bir çağda, bu bağımlılığın en zayıf halkasını hedef alan, bildiğimiz savaş örneklerinin çok dışında bir savaşın, enformasyon savaşının ayak seslerini işitiyoruz.

Birileri, denizlerin altında, o zifiri karanlıkta, en az o kadar karanlık şeylerle meşgul. Üstelik bu karanlık operasyonun tek hedefi, küresel savaş çağında, kapsamı ve süresi belli olmayan bu savaş çağında, yine aynı coğrafya. Bu yeni tür savaş, içinde bulunduğumuz coğrafyayı karanlığa gömmenin, diz çöktürmenin, dünyanın geri kalanıyla bütün iletişimini agresif biçimde kontrol etmenin, “hayır” diyebileceklere gözdağı vermenin tatbikatı niteliğinde..

Salı günü “Denizde ABD-İsrail sabotajı” başlığı altında özetledim. Başta İran olmak üzere, İsrail ve Irak dışında bütün bölge ülkeleri etkileyen, dünya ile iletişimini zora sokan, 30 Ocak'ta başlayıp hala devam eden, “kaza” olarak açıklanan ama kimsenin inanmadığı bir denizaltı operasyonunu haber verdim.

Dünyanın belli başlı bölgelerinde, birbirinden çok uzaklarda, Müslüman ülkelerin dünya ile iletişimini sağlayan fiber optik kablolar birbiri ardına kesilir oldu. O yazıda dört günde beş kablonun kesildiğini haber vermiştim. Ama sabotajlar devam ediyor. Şu ana kadar bilinen dokuz ayrı bölgede fiber optik kablolar kesildi. Hepsi de Kuzey Afrika'dan Malezya'ya kadar bütün ülkeleri etkileyecek nitelikte kablolar. Bu bölgelerin dünya ile iletişimin sağlayan hatlar.

30 Ocak: Mısır'ın İskenderiye açıklarında iki kablo kesiliyor. Aynı zamanda yine aynı bölgeden geçen, Fransa'nın Marsilya kıyılarına yakın bir kablo daha kesiliyor. Bu daha başlangıç. 1 Şubat: Süveyş Kanalı'ndan geçen kablo kesiliyor. İki gün sonra Basra Körfezi'nde Dubai'nin 55 kilometre açığında bir başka kablo kesiliyor. 3 Şubat: Katar ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasındaki kablo kesiliyor. 4 Şubat: Basra Körfezi'nde Bandar Abbas yakınından geçen fiber optik kablo kesiliyor. Aynı gün Malezya'nın Penang adası açığından geçen fiber optik kablo kesiliyor.

Yani: Dünyanın en önemli iletişim hatlarından olan, internetten telefona, bankacılıktan havacılığa bütün iletişimi sağlayan şu hatların aynı günlerde kesilmesine ne diyebiliriz?

1-Marsilya-Fransa. 2- İskenderiye açıklarında iki kablo. 3- Dubai açıklarında bir fiber optik kablo. 4- Katar ve BAE arasındaki kablo. 5- Süveyş Kanalı'ndaki kablo. 6-Malezya, Penan açıklarından geçen kablo. Şu an bilinen dokuz tane fiber optik kablonun kesildiği. Daha rapor edilmeyen bir çok sabotaj olduğu söyleniyor.

Hepsi Müslüman ülkelerin iletişimini sağlıyor. Hepsi Müslüman ülkelere yakın denizlerde oluyor. İkisi hariç hepsi Müslüman ülkelere ait denizlerde oluyor.

Sonuç: İran'ın iletişimi tamamen durdu. BAE'de 1. 7 milyon, Hindistan'da 60 milyon, Pakistan'da 12 milyon, Mısır'da 6 milyon, S. Arabistan'da 4.7 milyon kişinin iletişimi kesildi.

Bütün bunların kaza olduğuna inanmıyoruz. Bunun mümkün olmadığını herkes biliyor. O zaman bunu adını ne koyacağız? Müslüman ülkeleri ve onların dünyanın belli merkezleriyle iletişimini hedef alan sabotajlar zinciri bu. Sanki ilk yoklama. Ne kadar yapılabileceğini, nasıl sonuçlar alınabileceğini, ne tür zararlar verilebileceğini ölçmek için denemeler.

Tam bu sırada bazıları gözlerini ABD'ye dikiyor. Tabi en yakın müttefiki İsrail'e. Özellikle USS Jimmy Carter isimli dev denizaltıya. Bu denizaltının benzer operasyonlara göre dizayn edildiği, şu an nerde olduğunun bilinmediği, Deniz Kuvvetleri'nin sitelerindeki bilgilerinin silindiği, Seewolf sınıfı diğer denizaltılardan çok daha büyük yapıldığı, denizaltı gözetleme ve benzer operasyonlara göre donatıldığı belirtiliyor.

Bir denizaltı istihbarat merkezi olan bu denizaltının bütün iletişimi kesebilecek ve yönlendirebilecek kapasitede olduğu belirtiliyor. Ancak operasyonun çok daha kapsamlı olduğu, bazı telekomünikasyon şirketleri, İsrail ve ABD istihbaratlarının ortak çalışmalarını içerdiği de iddia ediliyor. Tam da bu sırada, ABD Savunma Bakanlığı'nın “enformasyon savaşı”na ilişkin raporu dışarı sızıyor. Ne rastlantı!

Tam da bu sırada: İran Şubat ayında doların geçersiz olacağı petrol borsasını açacak. Petrol zengini ülkelerden oluşan Körfez İşbirliği Konseyi ortak para birliğini geçme kararı aldı. ABD'nin petrol zengini müttefikleri dolar rezervlerini azaltma kararı aldı. Rusya, kendi denizlerinde kablolarını korumak için askeri harekatlara başladı. Ekonomik savaş, dolar savaşı alabildiğine tehdit edici noktalara tırmandı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında İngilizler'in Alman hatlarını kestiği gibi, Soğuk Savaş döneminde ABD'nin, Kuril Adaları'nda Sovyetler'e yapmaya çalıştığı gibi bir operasyon var ortada. Ama tarihte hiç bu kadarı olmamıştı. Bir adım sonrasında ne var?

Dev bir istihbarat operasyonu yapılıyor. Hedef ülkelerin en zayıf yönü vuruluyor. Bu, şimdilik bir tatbikat. Gerilim tırmanırsa çok daha kapsamlı olacak. Ortadoğu boyun eğmezse, parasını ve kaynaklarını vermeyi reddederse karanlığı gömülecek. Böyle bir tehdit bu. Ve bazıları için İran'a saldırının habercisi. İBRAHİM KARAGÜL - YENİŞAFAK

SİBER SAVAŞ PROVASI

Ortadoğu ve Kuzey Afrika'yı içeren geniş bir coğrafyanın internet çıkışını sağlayan deniz altındaki fiber optik kabloların 'makul bir sebep' olmadan ardarda kesilmesi, 3. Dünya Savaşı'ndan İran operasyonuna kadar çok sayıda komplo teorisini gündeme taşıdı.

Geçtiğimiz hafta Kuzey Afrika'dan Ortadoğu ve Hindistan'a kadar çok geniş bir coğrafyada internet çıkışını sağlayan deniz altındaki fiber optik kabloların, uzmanları da hayrete düşürecek şekilde ardarda kesilmesi sabotaj ihtimalini akıllara getirdi. Türkiye'de ilk olarak Yenişafak Yazarı İbrahim Karagül'ün dikkat çektiği bu olağandışı gelişme, dünya basınının da gündemine oturdu. İngiliz The Times gazetesi, uzmanların, kabloların niçin kesildiğini hâlâ anlayamadığına işaret ederek, Türkiye'nin de dahil olduğu çok sayıda ülkede internet trafiğini etkileyen bu durumun, sabotaj ihtimaline güç kazandırdığını yazdı. Başlangıçta olayın bir kaza olduğu ileri sürüldü. Ancak Mısır hükümeti bölgede deniz trafiği olmadığını açıkladı. Bunun üzerine bölgedeki bir depremin 0kablolarda hasara yol açtığı öne sürüldü. Ancak kabloların koptuğu alanda geçen hafta herhangi bir deprem kaydedilmedi. Kopan kabloların sahipleri ve ortakları arasında Flag Telecom, France Telecom ve Verizon var. Gazeteye bilgi veren Flag Telecom'dan bir yetkili, “Herkes bunun bir gemi kazası olduğunu söylüyor. Ancak bunların tamamı spekülasyon. Ne olduğunu henüz bilmiyoruz” dedi.

İNTERNET DÜŞMAN SİLAHI

Uzmanlar, terör örgütlerinin deniz yatağının yüzlerce metre altındaki kablolara sabotaj yapacak donanıma sahip olamayacaklarını belirtiyor. Savaş karşıtı internet sitelerinde yer alan yorumlarda, geçtiğimiz günlerde Pentagon'a ait gizli bir belgede, 'internetin düşman silahı' olarak görülmesi gerektiğinin yazıldığına işaret edilerek, ABD yönetiminin, geniş çaplı muhtemel 0bir savaş halinde internetin bloke edilmesine yönelik tatbikat yapmış olabileceği ileri sürüldü. Kazaların, İran'a yönelik olası operasyona hazırlık olduğu da revaç bulan teoriler arasında yer alıyor.

Ajan denizaltı nerede?

ABD ordusunun denizaltındaki 'casus makinesi' USS Jimmy Carter'ın nerede olduğunun bilinnemesi de kopan kablolarla işgli soru işaretlerini artırıyor. Diğer nükleer denizlatılardan çok farklı özellikler taşıyan USS Carter, denizlatı casusuluğu da dahil çok çeşitli savaş görevlerini yerine getirebilecek kapasiteye sahip. ABD Deniz Kuvvetleri'nin internet sitesinde de, USS Carter'a ait bilgiler yer almıyor.

İletişimde en son teknoloji

İletişim teknoojisinde yaşanan gelişmelerin ardından fiber optik, iletişim ağlarında yaygın biçimde kullanılarak bakır kabloların yerini aldı. Fiber, ışık kaynağından gelen sinyallerin hedefteki kaynağa iletilmesi. Fiber'i kaplayan kablolar ise ışığı taşıyan camın kırılmasına ve sinyal kaybına karşı bir koruma görevi üstleniyor. İnsan saçı boyutlarında olan fiberler, kırılma ve sinyal kayıplarına karşı çok iyi korunuyor.

08.Şubat.2008 02:17:14

Başörtüsü ve Provokasyonlar

Başörtüsü ve Provokasyonlar

Soru: Bir yandan, İlahiyatçı olsa da olmasa da, hemen herkes tesettürle alâkalı ahkâm kesiyor; diğer taraftan da, çarşaf yakma ve dinin esaslarına hakaret etme gibi provokasyonlarla ciddi gerginlikler çıkartılıyor. Mevcut tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu dönemi arızasız ve kayıpsız atlatabilmek için kimlerin ne gibi görevleri olduğunu düşünüyorsunuz?

Cevap: İşin doğrusu tesettür meselesi son zamanlarda bir yönüyle çok büyütüldü. Biraz da mesele politize edildi. Herkes için demiyorum. Politize edenler oldu. Bir yönüyle de mülahaza ayağa düşürülmek istendi. Kur’an’ın bir emri olması itibarıyla “ayağa düşürüldü” tabirini betahsis kullanmadım. Şimdiye kadar değişik şeyler hep böyle yapılmıştır. Bir bardak suda böyle fırtına koparılmıştır. İhtisas alanlarına saygısızlıktan kaynaklanan bir yanı var meselenin; bir de tesettür üzerinden politika yapma yanı var.

Bazı insanların ruhlarında dine karşı bir tavır olduğu gibi, Mefisto yanlısı kimseler Hazreti Adem zamanından günümüze kadar içlerinde din düşmanlığı yaşamışlar. Hakiki dindarın genel tavrını, olması gerekli olan tavrını ifade sadedinde diyebilirim ki; mü’minin kimse ile kavgası yoktur, olmaması lazımdır. Yani biz hakiki mü’min isek, gönüllerimizi Allah’a vermişsek; falan, falan türlü düşünür, filan, filan türlü düşünür.. kimse ile kavgamız olmamalı. Bilerek de kimseyle kavgamız olmamıştır ve inşaallah bundan sonra da kimseyle kavgamız olmaz. Ne var ki, en haşin, en hırçın, gemi azıya almış, bazen marjinalleştiklerinden dolayı, bazen de önünü alamadıkları ve fakat nefret ettikleri bir meselenin artık olur hale geldiğinden dolayı kinlerini ve nefretlerini hezeyan halinde ortaya koyan insanlar her zaman görülebilir. Hatta bazen muvakkat cinnet yaşayan, başkalarına hakk-ı hayat tanımayan ya da istemediği şeyler olunca “Canım gibi sevdiğim ülkemi, toprağımı terk eder, başka yere giderim” diyen ya da başkalarına sınır dışını gösteren kimseler olabilir. Bunlar cinnet seviyesine varan hezeyanın ifadesidir. İş, bu şekilde -bunlar tarafından olan yanıyla- ayağa düşünce, işin doğrusu böyle akl-ı selimle, hiss-i selimle, ruh-u selimle, fikr-i selimle, mantık-ı selimle meselenin içinden sıyrılmak da oldukça zor olur.

Şöyle yaklaşabilirsiniz: Bir oyun başta kurallarına göre oynanıyorsa, yine bir kuralla onun içinden sıyrılabilirsiniz. Fakat kuralsız oynanıyorsa bir oyun orada, onun içinden sıyrılmada zorlanırsınız. Mesela, sırtınızı dönüp “selam” deyip gittiğiniz zaman, en şiddetli harplerde bile “Karşı taraf, silm ü selâma, sulh ve barışa yönelirse, siz de yönelin ve Allah’a tevekkül edin!” (Enfâl, 8/61) diyor Kur’an-ı Kerim. Onlar eğer silm ü selâma dönerlerse, “biz artık kavga etmiyoruz” derlerse, siz onlar ile sarmaş olabilirsiniz -Bu benim lazım-ı manayı ifadem, harfî mana tercüme değil-. Fakat kuralsız oynuyorsanız, onlar dönmüşler gidecekleri yere gidiyorlar, siz arkadan onlara ok yağdırırsınız. Önlerini kesersiniz, başlarına gülle bomba yağdırırsınız. İşte bu kuralsızlıktır. Belli bir noktadan itibaren insanlar öyle bir hırçınlığa girerler ki, artık orada hiç kural yoktur, tabii mantık da yoktur. Yaptıklarında mantık da aramamak lazım. Dolayısıyla çok gülünç bir duruma düşebilirler. Evet, ben genel tablo adına beraat-ı istihlal nevinden aklıma gelen şeyleri arz ederken, bunlara imâ ve işarette bulundum.

Başörtüsü Dinin Açık Emridir

Tesettür Kur’an’ın emri. Kur’an’ın emri olduğunda bir şüphe yok. Mealler onu gösteriyor, tefsirler onu gösteriyor.

Bir de bazı meseleler var ki, onu uygulamak çok önemlidir. Mesela, şimdi “namaz öyle değildir de şöyledir” deseniz siz.. mesela nasıldır namaz? Bir kısım Şintoistlerin, Budistlerin yaptıkları gibi, önce böyle upuzun, yüzü koyun yere yatacaksınız, sonra kalkıp sağa sola iki tane tekme sallayacaksınız, bundan sonra kalkıp ellerinizi kaldıracaksınız, sonra ellerinizi birer şamar şeklinde suratınıza indireceksiniz falan… Birisi kalkıp böyle dese. Şimdi Kur’an-ı Kerim’de “namaz kıl” falan deniliyor da, o rükunlarıyla filan anlatılmıyor. Onu Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Cibril’in imameti ile tekmil ediyor. O, kendi firaseti ile yaptığı kadar yapıyor; fakat hiçbir meselede o meselenin erkanında, şeraitinde hatta huduunda, huşuunda, huzurunda bir kusur olmaması için, Cibril nasıl namaz kılıyorsa, tabir-i diğer ile, semada namaz ne ise; başka bir ifade ile, Allah nezdinde namaz denince onun mahiyet-i nefsü’l-emriyesi neyse, Cibril Aleyhisselam kendi ruhunun enginliğiyle Efendimiz’in ruhunun enginliğine duyuracak şekilde o namazı öyle kıldırıyor. Bir keresinde vaktin evvelinde kıldırıyor, bir keresinde de sonunda.

Şimdi bu vicahî bir şey. Allah’ın o mevzudaki emirleri var. Tatbikat meselesine gelince Cenâb-ı Hak Efendimize hususi mahiyette talim ediyor onu. “Bunu böyle yap, şunu şöyle yap!” diyor. Ve Cibril’in imamlığı ile o meselenin pratiğini de gösteriyor. Biz o günden bu güne namazı hep böyle kılıyoruz. Şimdi kalkıp biraz evvel bahsettiğim tipte birisi yoga ve meditasyon türü hareketlerle Allah karşısında bir ibadetten bahsetse, hepiniz güler geçersiniz buna. Bu belli artık, Kur’an öyle emrediyor, Sahib-i Şeriat da böyle diyor. Oruç da öyledir, zekat da öyledir. O dönemde meseleler emredilmiş ve aynı zamanda uygulaması yapılmıştır. Emir buyurmuş, yapmışlar onu, öyle gelmiş; “tam doğru oldu” demiş. Öyle ki namaz emredildiği halde biri gelmiş namaz kılmış orada, gelmiş oturmuş huzur-u risalet penahide. Allah Rasûlü, ona “kalk namaz kıl” demiş, “sen namaz kılmadın.” Adam kalkmış bir daha kılmış. Buhari’de anlatılıyor; adam gelmiş bir daha oturmuş, Efendimiz “git namaz kıl, sen namaz kılmadın.” demiş. Adam şöyle böyle görmüş onu; kıyamı görmüş, rükuyu görmüş, kavmeyi görmüş, secdeyi görmüş, celseyi görmüş ama herhalde verip veriştiyor. Aradan sıyrılıp çıkıyor, arada geçiştiriyor namazı. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ondan sonra talim buyuruyor. “Tekbir aldığın zaman şöyle yapacaksın.. ayakta şöyle duracaksın.. rükuda şöyle diyeceksin...” diyor. “Bir ferdin namazı ne ki!..” demiyor orada. O bir ferde namazını talim buyuruyor.

Efendimiz hayatı boyunca namaz kılmış, namaz farz olduktan sonra da on küsur sene namaz kılmış. On küsur sene millet onun arkasında namaz kılmış. Oruç da bir sene sonra farz olmuş Medine-i Münevvere’de, on sene millet, Efendimizle oruç tutmuş. Ve bu mesele yapıla yapıla herkes tarafından, çoluk çocuk tarafından da bilinir hale gelmiş. O günden bu güne de devam ediyor o. Hiç inkıta olmamış. Bazen namazı terk edenler olmuş, bazı ülkelerde terkedenlerin sayısı çokmuş. Fakat mescitlerin kapatıldığı, onların depo olduğu, hapishane yapıldığı dönemde bile millet yine mescidin damında, başka yerinde namaz kılmış. Dünyanın her yerinde o namaz Efendimiz döneminden günümüze kadar yapıldığı şekliyle hiç terk edilmemiş ve insanlar ondan hiçbir şeyi unutmamışlar. Bu böyle uygulana gelmiş. Oruç da öyle uygulana gelmiş, zekat da öyle uygulana gelmiş.

Tesettür mevzuuna gelince, o da öyle uygulana gelmiş daha o dönemden itibaren. Alın, bundan bin yüz sene evvel yazılan tefsir, -o da bin ikiyüz sene evvel yazılan insanlardan alıntılar yaparak- diyor ki: Devr-i risalet penahide meselenin şekli mevzuunda nüanslar var; çenenin altına şöyle mi getireceksin böyle mi getireceksin.. bir gözünü mü açık bırakacaksın, iki gözünü mü açık bırakacaksın... Bu türlü şeyler üzerinde çok küçük farklılıklar var; fakat tesettür meselesine gelince, başın kapanmasına gelince bu devr-i risalet penahiden günümüze kadar Kur’an-ı Kerim’in emrine uyularak uygulana gelen şekliyle bu meselede hiç farklı bir mütâlaa ortaya konulmamıştır. “Mü’min kadınlara da bakışlarını kısmalarını ve edep yerlerini günahtan korumalarını söyle! Yine söyle ki mecburen görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerini kapatacak şekilde örtsünler.” (Nur, 24/31) ayetinin tefsiri üzerinde Sahabe durmuş, Tabiin durmuş, Tebe-i tabiin durmuş. Köylüsü kentlisi ile meselenin şeklinde belki uğraşmışlar onun. Daha rahat çalışma, sıkılmama, biraz daha güneşten korunma mevzuunda belki farklı örtüler kullanmış olabilirler, omuzlarına sarkıtmış olabilirler; fakat temel tesettürde, başın kapanması mevzuunda, gerdanın kapanması mevzuunda bu tâ o günden bu güne kullanıla gelen şekildir.

Fantastik ve Garezkâr Muhalefetin Bir Değeri Yoktur

Günümüzde bir kısım kimselere şirin gözükmek için şimdiye kadar hep fantastik düşüncelerle kendisini ifade etmeye çalışmış birkaç insan bu mevzuda muhalif olabilir. Kendilerini ifade için başka faktör olmadığından dolayı biraz farklılıkla kendilerini ifadeye yeltenme gibi bir zaaf, bir boşluk, bir lüks ibtilası denilebilir bunlarınkine. Bir iki tanedir bunlar, şirzime-i kalîl. Bunların bu mevzuda “vardır, yoktur” gibi iddiaları olmuş. Bu, bugüne kadar olan o İslam ulemasının ortaya koyduğu müktesebat-ı ilmiyeyi görmezlikten gelme körlüğüdür.

Hele bazı şeyler var ki... Mesela; gûya başörtülüler saçları yemeklerin içine düşmesin diye saçlarını kapamışlar... Belli bir seviyeye gelmiş insanların bu türlü şeyleri söylemeleri, -bakın bilmeme ayrı bir meseledir de- o kadar komik ki; ne zaman bu mesele mevzubahis olduysa, herkesin güldüğünü gördüm. Bu, o insanı sahnede farzetme gibi görmeden kaynaklanıyor.. yazık değil mi o makama, o payeye!.. Millet sana imkan vermiş; belli yere yükselmiş, belli payeleri, belli seviyeleri ihraz etmişsin. İşin aslını faslını bilmeden, böyle ulu orta konuşulacak bir mevzu değil ki bu.

Senin alanın herkesin anlayabileceği bir alandır. Ben iki senelik o mevzudaki müktesabatımla seninle bazı meselelerin münakaşalarını yapabilirim, kendi alanında. Fakat sen bu mevzuyla alakalı Kur’anın muhtevasını baştan sona kadar bilmiyorsan.. o mevzu ile alakalı tâ Sahabe döneminde, Tabiin döneminde ortaya konulmuş peygamber telakkisi nedir bilmiyorsan.. böyle bir haldeyken yine de o meselede söz söylersen, sana cin de güler, şeytan da güler, ifrit de, köydeki çoban da güler. A be birader, sen o payenle, o mansıbınla, o makamınla; müdhike olmak için o mertebelere gelmedin ki. Ayıptır bu...

Mesela, birisi kalkıp diyor ki, “İran’daki devrim olacağı ana kadar böyle bir şey yoktu. Ondan sonra buraya geldi.” Yahu insaf eder insan. Sen hiç neneni görmedin mi, nenenin anasını görmedin mi? Bu millet dünden bugüne başına örtüler örtüyordu. Siz adını değiştiriyorsunuz “örtü” diyorsunuz, “türban” diyorsunuz, falan filan diyorsunuz. Şimdi örtüye türban deniliyor, o da ayrı bir mesele. Terminolojideki hata, nüansları görememe; o da ayrı bir körlük. Yok İran’dan gelmiş bir meseleymiş!.. Yahu İran’dan, Turan’dan gelmedi; Senin anan, nenen, nenenin nenesi… Onlar tâ kadimden bu yana böyle başlarını örtüyorlardı. Sonra bu bize münhasır da değil. Yahudiler de öyle yapıyorlardı, Hristiyanlar da öyle yapıyorlardı. Bu da, bazılarının iddia ettiği gibi, başörtüsünün bize Yahudilerden ve Hristiyanlardan geçtiği manasına gelmez. Tam tersine, her İlâhî Din’de, her peygamberin tebliğinde başörtüsünün yer aldığını gösterir. Fakat öyle bir cehl-i mük’ap yaşanıyor ki; Kapadokya’da, bazı ülkelerde... Falan yerden gelmiş, filan yerden gelmiş, bunlar çok ayıp şeylerdir. En azından bunları söylememek lazım. Şöyle yiğitçe çıkıp deseler ki, “Bu Kur’an’ın emri bile olsa, Peygamber bile uygulasa, ben inançsız olduğumdan dolayı bunu kabul etmiyorum!..” Bu yiğitçe bir şey olur. Ve bunlar yiğitçe Cehenneme mi giderler Allah’ın affına mı mazhar olurlar bilemeyiz; Allah’ın bileceği şeydir o mevzu. Karşılığında da Allah’ın Âhiret’te kendilerine yapacağı muameleye katlanırlar.

Cehaletin Böylesi...

Bir diğer mesele, bir tanesi de kalkıp icabında diyor ki; “Türban şehadet kelimesinin yerine konuldu!” Hiçbir Müslüman onu öyle kabul etmez. Ben bir siyasi partinin avukatı değilim; öyle bir mülahazada da bulunmam. Fakat bu türlü meselelerde konuşurken, insanlar bir gün yine yüz yüze geleceklerini hesaba katararak üsluplarına çok dikkat etmeliler, bütün bütün köprüleri yıkmamalılar, dikkatsiz ve temkinsiz konuşmamalılar. Çok basit bir Müslüman bile hiçbir zaman başörtüsünü kelime-i şehadetin yerine koymaz. Kelime-i şehadet imanın -eski ifadesiyle- rükn-ü aslîsidir; olmazsa olmaz rüknüdür. Allah’a yakın olma, Cennete girme, ebedî saadete mazhar olma meselesi o mübarek kelimeye bağlanmıştır. Kelime-i şehadet, “Lâ ilâhe illallah” ve onun rükn-ü mütemmimi “Muhammedün Rasûlullah”tır (sallallahu aleyhi ve sellem). Şimdi bu kelime öyle büyük bir kelimedir ki, imanın içinde diğer beş tane rükün daha var, bunlar peygamberlere iman etme, kitaplara iman etme, meleklere iman etme, kadere iman etme, öldükten sonra dirilmeye iman etme. Bunlar çok önemli şeylerdir, bunları inkar eden de dinden çıkar; fakat, hiçbiri bu rükn-ü aslînin yerinin tutmaz, bu bir esastır. İnsanın şöyle-böyle bir kuşkusu olabilir, bir tereddüdü olabilir, Allah izale etsin, saf itikada ulaştırsın. Fakat, bunların bütünü bir araya gelse, o kelime-i şehadetin yerini tutmaz. Kaldı ki, o başörtüsü dediğimiz mesele İslam’ın o beş esası içinde de yok. Bu muamelat kısmında bir şey, ayrı bir farz. Allah ona “farz” demiş, ayrı bir farz.

Bu açıdan da burada bir hususu belirtmek lazım: Bir insan başı açık gezdiğinden dolayı küfre girmez. Zaten, hiç kimse “küfre girer” demedi, hiç kimse de demez, akîdemiz odur bizim. “Başı açık gezdiğinden dolayı bir insan kafir olur” dendiğini hiç duydunuz mu? Çarşıda, pazarda, sokakta, mecmuada, gazetede, “başı açık gezen kafir oldu” dendiğine şahit oldunuz mu? Kur’anın bir emrini yerine getirmeme başkadır, Kur’anı, Kur’ana ait bir hükmü, Kur’ana ait bir ayeti inkar etme ayrı bir meseledir. “Kur’anın şu ayetini kabul etmiyorum” diyen küfre girer, dinden çıkar; girerse girer, çıkarsa çıkar; bizi alakadar etmez.. bu, onun tercihidir. Laiklik var, demokrasi var, hürriyet var, düşünce hürriyeti var, inanç hürriyeti var. İnsan ne isterse onu olsun; buna kimse bir şey demez. Fakat, “Başı açık gezen kafir olur” diyen de duymadık biz. Çünkü dinde yok öyle bir hüküm.

 Ebu Hanife Fıkh-ı Ekber’inde tâ o dönem itibarıyla, bu türlü mesaili cem ederken günah-ı kebairi işleyen, oruç tutmayan, namaz kılmayan bir insan diyor ki “İn şâe afâ ve in şâe azzebe - Allah dilerse affeder, dilerse de azap eder!” İmandan sonra en önemli bir rükündür namaz; “Namaz kılmayanın hükmü merduttur.” demişler. Fakat, namaz kılmayan dahil buna veya şu günah-ı kebair işleyen de dahil... O türlü insanlar için diyor ki; “Allah dilerse bağışlar, dilerse cezalandırır.” Bu sözü Ebu Hanife kendine ait bir cüret, bir cesaretle söylemiyor, Efendimizin hadis-i şerifinden alıyor bu meseleyi. Evet, Allah dilerse onu affeder dilerse azap eder, Allah’ın bilebileceği bir şeydir.. şimdi mü’minin akîdesi budur. Başı açık gezen kafir olmaz. Ama Kur’ana ait bir hükmü inkar eden, “Ben bunu kabul etmiyorum; delaleti ne olursa olsun, dâl bil ibaresiyle, dâl bil işaresiyle, dâl bil iktizasıyla, dâl bil iltizamıyla ben bunu kabul etmiyorum” diyen iman dairesinde kalamaz. Ona da kimse bir şey demez. Herkes istediği gibi düşünebilir, istediği gibi yaşayabilir. Şimdi burada da bir çarpıklık var.

Zannediyorum, az önce de değindiğim gibi, bütün bu tartışmalar alan ihlalinden kaynaklanıyor. Diğer meselelerde hep uzmanlık, ihtisas, araştırma bir esas. Mesela; birisi kalksa, benim gibi sıradan bir adam tıbba dair bir şey konuşsa; birisi “Midede şu var efendim” deyince, hemen ben kalksam yapıştırsam “Psikosomatik bir rahatsızlık, efendim; sizde çok kuvvetli bir sinir var, ondan dolayı mideniz durmadan asit ifraz ediyor.” desem. Şimdi basit bir mesele. Halka da mal olmuş bir şey bu, herkes kullanıyor bunu. Öyle bir meselede bile bir gastroantrolog kalkıp bana demez mi “Yahu haddini bil biraz! Molla... Sen medresede yetişmiş bir adamsın, -bu cami imamı meselesi değil ki- caminin penceresinde aram eden insan biraz haddini bilmeli.” Der mi demez mi? Ben kalksam, böyle “Şu Kuzey Irak’ta bombalamalar yapılıyor, orada da şöyle değil de böyle bir strateji olması lazım; mağaralar arkadan değil de önden falan olmalı” desem... Kaldı ki, bu büyük ölçüde hemen herkesin aklının erebileceği türden bir şeydir. Altında uçağın var, onların göstergeleri var, görüyorsun onu; fotoğraflarını bile alıyorsun onların, elinde harita da var ve sonra sana istihbari bilgiler de veriliyor... Bunca sana yardımcı olabilecek argümanlar ile beraber böyle bir şey yapıyorsun. Böyle sıradan insanlar, o işin azıcığını yapmış insanlar bile bu mevzuda bir şey söyleyebilirler. Fakat, yine de o konuda uzman olmayanların konuşmaları kıymetsiz ve yakışıksız sayılır.

İşte, din de bir uzmanlık mevzuudur. Sen Kur’anı bilmiyorsan, Sünneti bilmiyorsan, hatta temelde bunları inkar ediyorsan, “Edille-i şeriye kaçtır?” diye sorulsa.. hani bir lahikada geçtiği gibi; adam diyor ki, “Kur’anın 140 küsur suresi falan...” Şimdi bu mantığa pes yani. Allah’ın Kitabının içinde kaç tane sure olduğunu bilmiyor; ama kalkıyor, bağışlayın, halk ifadesiyle adam ahkam kesiyor. Canım, başka meselelerde “ayıp” diyorsunuz da, bu meselede bize de “ayıptır” demek düşmez mi? Ayıp ediyorsunuz bu mevzuda.

Evet, bir de meselenin böyle bir yanı var. Öyle ayıplar yapılıyor ki, ulu orta herkes konuşuyor. Yahu sen profesör olabilirsin. Ama Kur’an mevzuunda, din mevzuunda ihtisasın yoksa, senin adın o mevzuda cahildir. Senin sahanda, fiziğinde, kimyanda, matematiğinde, astrofiziğinde, jeolojinde, antropolojinde ben kalkıp bir şey iddia ettiğim zaman, bana “Sen sus be cahil!” der misin, demez misin? Sen bana bir hak veriyorsun; Allah aşkına, peygamber aşkına bilmiyorsan konuşma o mevzuda a be cahil!.. Bize de böyle demek düşer.

Çatışma Yangın Gibidir

Müsaadenizle meselenin bir buudunu daha ifade edeyim: Şimdi bu türlü meselelerde böyle ipleri çok germenin hiç yararı yok, faydası yok. Bazı kimseler usulüne göre konuşuyorlar, onları takdirle karşılıyorum. Fakat bazıları toplumu karşılıklı harbe sevk edecek şekilde böyle cidale, nifaka sebebiyet verme uslübuyla konuşuyorlar. Toplumu birbiriyle karşı karşıya getirmeye çalışıyorlar. Çok doğru değil. Bunu tamir edemeyiz.

Cahiliye şairlerinden İmrü’ül-Kays’ın ifadesiyle, kavgayı arzu ettiğiniz yerde bitiremezsiniz, başlar ve bir daha durduramazsınız onu, yangını durduramadığınız gibi. Şimdi toplumda böyle bir kavga süreci başlatılmış gibi bir şey. İnsanlarda gerilim hasıl ediyorlar ve işi tabana düşürüyorlar. Meseleyi kitlelere mal etmeye çalışıyorlar. Yarın kitle psikolojisi ile sokaklara dökülecekler, toplantılar yapacaklar, farklı provokasyonlar olacak bu mevzuda. O yeniçerinin yer yer ayak-baş kaldırıp, kazan kaldırıp “istemezük” dedikleri gibi, böyle o yığınlar “istemezük” diyecekler hiç bilmedikleri şeylere.

Dün bir münasebetle arz ettim: Köroğlu derdest edilip götürülürken herkes sövüyor, sayıyor; bir de taş atıyorlar. Yaşlı bir kadının önünden geçerken, o da bir şeyler savuruyor, bir de taş atıyor. “Ana” diyorlar, “Sana ne yaptı bu?”; “Ne bileyim evladım” diyor, “Herkes yapıyor ben de yaptım.” Kitle psikolojisini, şaşkınca kitle psikolojisini ifade etme adına çok enfes bir yaklaşımdır bu.. ve bu her zaman oldu. Hiç bilmeden... Bazı kameralara düştü bu türlü meseleler. Gençler diyorlar ki: “Geldiler okula, bize çok önemli bir mesele olduğunu söylediler; “şöyle gelin” deyip bizi topladılar, getirdiler; şu sloganları verdiler, burada şunları bize söylettiler.” Her zaman olabilir bunlar. Buna şirretlik denir.. buna toplumu birbirine düşürme denir.. buna o toplumun gelişmesini engelleme denir.. buna istikrarı baltalama denir.. buna Türk toplumu gibi müstesna bir toplumun dünyadaki itibarını darbeleme denir.. Avrupa Birliğine girme sürecinde o sürecin önünü tıkama denir... Orta Doğu’da bir şuuraltı müktesebatımız var, herkes gözümüzün içine bakıyor; bu müktesabatı onların kortekslerinde yakma yıkma denir buna.. buna düpedüz tahribat denir, cinnet denir...

Bu açıdan, bu mevzuda üsluba çok dikkat etmek lazım. Herkesin dikkat etmesi lazım. Bu meseleyi pozitif olarak ortaya koyanların da, ona karşı çıkanların da bence üsluplarına çok dikkat etmeleri lazım. Ben bunlardan hiçbirinin bilerek Türkiye’ye kötülük yapma niyetinde olduklarına ihtimal vermiyorum. Hiç birinin yani. İçlerinden birkaç istisna çıkabilir; fakat o grupların, siyasi gayr-i siyasi o toplulukların içinde, “Biz böyle yapalım da şu Türkiye yerin dibine batsın!” mülahazasıyla bu kötülükleri yapacak karakterde insanın bulunacağına ihtimal vermiyorum. Ne ki, bilmeyerek çok küçük zannettiğimiz, yaptığımız, yapacağımız bazı şeyler vardır ki, sonunda tamir edemeyeceğimiz büyük tahribatlara sebebiyet verir.

Şimdiye kadar çok olmuştur bu. Maceracı bir güruh devletler muvazenesinde önemli bir denge unsurunu, koskocaman bir devlet-i âliyeyi yerle bir etmişlerdir; yedi sekiz senede yerle bir etmişlerdir. Şimdi milletin ümidi haline gelmiş bir Türkiye var, Orta Doğu’da şuuraltı müktesebatı çok zengin; hatta belki Afrika’nın içlerine kadar şuuraltı müktesebatı çok zengin. Gelecekte çok önemli bir fonksiyon eda edecek; bütün müstemlekecilere karşı hakikaten kendi civanmertliğini ortaya koyarak, yeni bir fonksiyon eda edecek.. dünyanın rengini, şeklini değiştirecek koca bir Türkiye... Demokrasisiyle, Cumhuriyetiyle... Bence onu bu şekilde baltalamak hiç doğru değil. Üsluba çok dikkat etmek lazım. Temkinli konuşmak lazım. Kelimeleri seçerek konuşmak lazım. Karşılıklı birbirini hıyanetle itham etmemek lazım, bu da meselenin bir diğer yanı.

“Baskı ve Kavga Olur” Sözleri Provokasyon Hazırlığı mı?

Bir diğer yanı; paranoyaya dayalı veya din düşmanlığına dayalı bir kısım tahminler yürütülüyor. Hiçbirinde aklîlik ve mantıkîlik yok. Tamamen paranoyaya dayalı...

Endişe duyduğum bir husus var; herkesin kulağına küpe olsun. Gelecekte bazılarının planlamak istedikleri bir kısım provakasyonlar var herhalde; şimdi onları ihtimal kategorisi içinde öne sürüyorlar, zannediyorum. Yani şimdi bazıları başlarını örtüp üniversiteye girince, başları açık olanlarla yakapaça olacaklarmış gibi ihtimalden bahsediyorlar. Yahu bizim insanımızın aklı başında. Bu meseleyi sağda solda büyüten bir şirzime-i kalil, oligarşik bir azınlık var sadece. Öteden beri belli şeylere hep karışan, belli şeyleri bozan, belli şeylerin rengine, desenine dokunan, onları kirletenlerin dışında -vallahi- açığı kapalısı el ele dolaşıyor. Televizyona baksanız, çarşıda beraberler, arabanın koltuğunda, kanepesinde yan yana oturuyorlar; ağız ağıza vermiş, güzel güzel konuşuyorlar. Açık da var kapalı da var. Hem tam açığı da var. Dekolte kıyafetlisi de var orada, başına bir örtü yerine iki tane örtü koymuş olanı da var. Bakıyorsun ne yüzlerinde ne sözlerinde problem ifade edebilecek bir şey mevcut. Kimse kimseyle yaka paça olmadı, kimse kimsenin saçını yolmadı. Kimse kimsenin entarisine arkadan asılmadı. Hiç olmadı bu bizim milletimizde.

Neye binaen siz bu türlü kavgaların olabileceği konusunda fikir yürütüyorsunuz?!. Millette o duyguyu oluşturmaya mı çalışıyorsunuz?!. “Ne duruyorsunuz, kavga edin!” der gibi bir kısım argümanlar ortaya atıyorsunuz. Bu meselenin bir yanı. Esas, toplum bu mevzuda çok olgun. Ne çarşafsızı çarşaflıya ilişti, ne de kapalısı açığa. Fakat, gidip bir yerde çarşafı yakma mevzuuna gelince; bizim toplumumuzun bir dönemde çokça giydiği, en azından köyde kentte giydiği, geleneksel, milli bir örtümüze, tesettürümüze karşı böyle bir şey yapıldığından dolayı, çarşaf giymese de yerinde rahat duran insanlarda bile tepki duygusu uyarırsınız. “Yahu bize aitti” derler. Senin nenen de, nenenin nenesi de, öbürü de çarşaf giyiyordu bir dönemde. Manto yoktu, daha sonra manto oldu, ona da kimse bir şey demedi. Şimdi, görülüyor ki hep tahrik bunlar; mutlaka toplumun değişik kesimlerini karşı karşıya getirme.. o çarşaf yakma da öyle... Başörtüsü de yakabilirler bir yerde. Dolayısıyla, belki başı örtülü olanı da yakmayı düşünenler vardır, başka bir yerde.

Ne var ki, bazıları eski hasımlar gibi aynı kötülükleri yapmaya kalkışsalar da, karşı taraf kendi vatandaşına Sütçü İmam’lığa kalkmamalı. Onların yaptıkları o çirkin tavır, davranış ve saldırganlığa, hezeyana varan saldırganlığa aynıyla mukabele etmemeli.. mukabele-i bilmisil kaide-i zalimanesine girmemeli... Hani birisi öyle demişti: “İdarecilerin akılları başlarına geleceği âna kadar biz başı kapalıyı üniversiteye sokmayız!..” Ben de şöyle diyeyim: Her şeyi birbirine karıştıran bu insanların akılları başlarına gelinceye kadar, Hazreti Mevlana gibi kollarımızı açıp bunları bağrımıza basacağımız vaadinde bulunmalıyız. Kat’iyen kendi insanımıza karşı Sütçü İmam’lığa kalkmamalıyız. Sokakta, çarşıda, pazarda meseleyi mülayemetle halletmeye çalışmalıyız.

Büyük Tehlike

Esas tehlikeli olan şey şudur: Bir kısım provokatörler hazırlanır... O kanun çıkar ya da çıkmaz ayrı mesele, bizi alakadar etmez; o parlamentonun meselesi. Herkes okusun, başı kapalı olduğundan dolayı kimse mahrum edilmesin; başı açık gelen de okumadan mahrum edilmesin, yazık olur... Herkese okuma hakkı tanınsın. Siz neyi doğru olarak görüyor, neyi doğru biliyorsanız, eğitim sistemi içine onları koyarsınız ama dayatmazsınız; teklif edersiniz, onlara öğretirsiniz; isteyen kabul eder, isteyen de etmez. İsterseniz üniversiteye gelen insanlara dersiniz ki, “Bu iyi değil, bu medeni değil, çağdaşça bir giyim değil; bu, çağdışı bir giyim” dersiniz. İkna ederseniz, onlar da başlarını açarlar orada. Nitekim bir dönemde bir yerde olmuştu zaten, ikna odaları icad etmişlerdi. İsterseniz öyle yaparsınız; siz demokratik telakkinize, cumhuriyet telakkinize uygun buluyorsanız (!) onu da yapabilirsiniz. Ona da kimse bir şey demez...

Evet, esas tehlikeli olan şey şudur: Başı kapalılar içine de bazılarını sokarlar; başlarını kaparlar ama onlar provokatördürler esasen. Arabanın içinde, üniversiteye girerken veya caddede yürürken bir başı açığa saldırtırlar onları. Bir güzel tutar, saçlarını çekerler onun... Emin olun, bunca şirretlik yapanlar aklınıza gelmedik daha ne şirretlikleri yaparlar; bunu da yapabilirler. Sınıfta kalkar taş atarlar öbürüne, hissiyat galeyanına sebebiyet verirler; tahrik ederler.

Oysa ki, şimdiye kadar dışta örttüğü halde orada başını açıp okula devam eden o kızcağızların kimseye karşı böyle olumsuz, vahşice, hezeyan diyebileceğimiz şekilde hiçbir tavrı olmamıştı. Hiç duydunuz mu böyle? “Sizin yüzünüzden bizim başımız açılıyor; biz inanıyoruz bunun Allah’ın emri olduğuna ve dolayısıyla sizin yüzünüzden Allah’ın emrine muhalefet ediyoruz.. bizi böyle bir şeye zorluyorsunuz!” diyen, karşı koyan, o hocalara itiraz edip kavga çıkaran kimse çıktı mı?!.

Fakat bunu yaparlar; birkaç tane başı açık provokatör bulurlar, birkaç tane de başı kapalı provokatör bulurlar; üniversitenin içinde de, içeriye girerken de, kapıda da, o filitrasyon merkezlerinde de, arabaların içinde de, caddede de, her yerde provoke edebilirler bu meseleyi. Onu ona saldırtırlar, onu da ona saldırtırlar; tâ şimdiye kadar bir kısım kehanetlerde bulunan paranoyakları haklı çıkarmak için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Onların kendilerini haklı çıkarmak için bu mevzuda mutlaka yapacakları bazı şeyler vardır. Bana göre şimdiye kadar olan şeylerden daha tehlikelisi budur. Böyle bir şey yaparlarsa, o zaman toplumda hafizanallah çatlamalar olur.

Onun için inanan insanlar soğukkanlı davranmalılar, inanmasa bile bu ülkeyi seven insanlar da soğukkanlı davranmalılar. Kavga vesilelerini görmezlikten gelmeliler. Zira böyle baş örtmekle cumhuriyet gitmez. Duruyor cumhuriyet yerinde. Ve onlar da zaten cumhuriyet diye başlarını örtüyorlar.. Cumhuri bir idare var diye. O idare içinde onlar da kendilerine bir yer belirlemişler. Birileri başını örttüğünden dolayı, demokrasi “Ben gidiyorum, bir daha gelmem; ben bu memlekete ve size küstüm!” demez. Oturmuştur bunlar. Ve onlar bu mevzuda demokratik hak ve hürriyetlerini kullandıklarını düşünüyorlar. Evet, dolayısıyla onlar da demokrasinin gitmesini istemezler. Demokrasi de gitmez onunla. Laiklik öyle küçük meselelerle hemen kalkıp, başını alıp bir tarafa gitmez. Oturmuş bir meseledir.

Körler ve Topallar

Burada yine istidradi bir şey arzedeyim: Laiklikten bahsediyorlar; hem de ilim adamı konuşuyor bunu; “Efendim, üniversiteler ilim yapma yeridir, burada dinle beraber olmaz bu mesele.” Burada da ayrı bir çarpıklık, aykırılık var. Kartezyenci düşünce çok erken dönemde “Din ile ilim mezcedilir mi, bunlar imtizac eder mi etmez mi?” meselesinin üzerine gitmiştir; bu meselede saha ve alan belirlemesi yapıldığını anlatan çok kitap var. O meseleyi kesmiş atmışlar, bitirmişler. Bakın, din ile ilim alanı meselesi ayrı bir meseledir; din ile laiklik mevzuu daha başka bir meseledir.

Öyle anlaşılıyor ki; bazı hocalar, laiklik mevzuu ile bir yönüyle din ilim mevzuunu birbirine karıştırıyorlar. Alakası yok bu meselenin. Tenakuz içindeler bu adamlar. Laiklik din işi ayrı, devlet işi ayrı demişler, avamca; o mevzuda elli tane tarif var, halk genelde bunu böyle biliyor. Din devletin işine karışmamalı, devlet de dine karışmamalı. Din ve devlet işi ayrılmış. Diyanet zaten devletin işine karışmıyor; hariciye şöyle yapsın, dahiliye böyle yapsın. Maliye Bakanlığı şöyle yapsın, bu bankalar şöyle olsun, finans kurumu böyle işlesin, maliyenin stratejisi şöyle olsun... Karıştığı yok bunlara. İnşaallah devlet de dinin işine karışmıyordur, inşaallah. Bazıları “karışıyor” diyorlar; “Bazen kadro vermiyor.” diyorlar... İşte bu türlü meselelerde karıştıkları gibi, dinin işine karışıyorlar, müslümanların şahsen dinlerini yaşamalarına bazıları devlet adına karışıyorlar. Devlet adına kendilerine vazife çıkarıyorlar ve karışıyorlar bazıları. 

Evet, şimdi o din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması meselesi, laiklik mevzuu içinde düşüneceğimiz mesele. Tariflerindeki nüanslar, uzmanların ele alıp üzerinde duracakları bir şey. Ama diğer taraftan, o bir kısım hocaların konuşmalarına bakılınca, sanki işin içinde din olunca, dini hayat olunca, insanlar kapalı üniversiteye gidince ilim yapamayacaklarmış gibi bir düşünce var. Yanlış düşünüyorsunuz bu mevzuda!.. O başka, laiklik başka bir mevzu. O din ile ilmin birbirinden ayrılması mevzuu. O da; Hristiyanlık, ilmi hakikatlarla kendi esaslarını telif edemediğinden asırlarca süren iç kavgalara karşı Descartes’ın o mevzuda ortaya attığı bir düşünceydi; bir alan belirlemesi diyebiliriz avamca. Siz kendi alanınızda kalın, falanlar da kendi alanlarında kalsın. Bakın bu ikisi birbirinden farklı. Evet, bağışlayın avam ifadesiyle diyeceğim; böyle meseleyi çarpıtarak bir yutturmaya gitme gibi bir şey var.

Ayrıca; o mesele Batıda zuhur etmiş. O Batının problemiymiş. Batının problemi şu: Onların din adına ortaya koydukları şeyleri ilimle telif etme imkanları yok. İlim adamları ona itiraz ediyor, din adamları da “hayır bu böyledir” diyorlar. Mesela, Galileo Allah’a inanıyor ama “dünya dönüyor” dediği için onu idama mahkum ediyorlar. Newton Allah’a inanıyor. Einstein Allah’a inanıyor; cahili kör, öbürünü de topal sayıyor. Şimdi insanları yeniden körleştirmenin, topallaştırmanın alemi yok.

İslamiyete gelince; İslam ilme öyle teşvik ediyor ki, iç içe ilimle. Dolayısıyla, öyle Kartezyence bir mülahazayla ilim din ayrımına ihtiyaç yok. Her yerde ilmi teşvik ediyor. “Çin’de de olsa gidin alın” diyor. Tecrübeye çok önem veriyor. Ve ilk dönemler itibariyle İslam’ın bu mevzudaki temel esprisini çok iyi kavrayan ilim adamları yetişiyor. İlim tarihine bakın; Haydar Bammad icmali olarak yazdı, daha sonra niceleri nice kitaplar yazdılar bu mevzuda. İlim bizde zuhur etmiş.  Harizmîlerden İbn Sinalara kadar, Razilerden Zehravilere kadar.. bir sürü insan yetişmiş. Adam hem cerrah, hem psikiyatrist, hem psikolog... Bizde olan ilim Batıda hiçbir zaman olmamış. Batı bizde ulaşılan noktaya ancak beş asır sonra ulaşabilmiş, o dinamikleri değerlendirerek bir rönesans gerçekleştirmiş.

Bu açıdan da, bizim öyle bir problemimiz yok. İlim din çatışması, aynı zamanda ilim erbabı ve din erbabı çatışması diye bir meselemiz yok. Hususiyle bizde âbâ-i kenâise diye bir şey yok. Biraz evvel istidradi olarak arzettim; sadece bir maslahata binaen, -o maslahat da maslahat-ı muhakkaka, makbule değil, maslahat-ı mürsele- toplumumuzun şu andaki durumu itibarıyla, konjonktürel olarak Diyanet gibi bir müessesenin birleştiriciliğine, yönlendiriciliğine ihtiyaç var. Yoksa onlardan hiçbiri kutsal değil. Bizde “Falan adam, şunca Diyanet İşleri Başkanlığı yaptı; gelin onu bir din heyeti olarak, âbâ-i kenâise gibi aziz ilan edelim, onu kutsal yerlerden bir yere de gömelim, ondan sonra da gidelim ruhundan istimdatta bulunalım!” Yok böyle şeyler bizde. Bizde bir din adamıyla halktan birisi arasında fark yok. Belki birinin dinî ilimlere saygısının gereği bazı şeyleri ondan alması, kendine göre ona saygı duyması meselesi var; o da milli terbiyemizin gereği. Bizde olmayan şeyler bizde varmış gibi böyle bir din ilim ayrımı meselesi -bu özür dilerim, bazen terbiye sınırlarını bozuyorum, bir kere daha bozacağım, beni burada dinleyenler de başkaları da bağışlasınlar- işin doğrusu bilmezliğin ve cehaletin daniskasıdır. Laikliğin öyle din ve ilim ayrımına karıştırılması meselesi ve bunun koca koca adamlar tarafından kalkıp söylenilmesi, bizde ilmin nerede olduğunu göstermesi açısından şahit istemeyen, açık, bariz, beyyin bir delildir. Allah insaf u iz’an ihsan eylesin.

Lümpenleşen halkın dili...

 

Günün Sözü
Siyaset, başkalarına sezdirmeden değişme sanatıdır.
Andre Malraux
 
Tarihte Bugün

Takvimler 08 şubat tarihini gösterdiği zaman

...1956 yılında,
Ekonomik sıkıntılar nedeniyle gazetelerin sayfaları 6'ya indirildi.


1977 yılında,
İstanbul gazetelerinin fiyatı 2 liraya çıktı.

 

 


Lümpenleşen halkın dili...

Kalitenin devamlı düştüğü, zevksizliğin dibe vurduğu ülkemizde lümpenlik, toplumun her tabakasında süratle yayılıyor

 


 

KEMAL KURAK 

Yoldan geçen yüz kişiye sadece "lümpen" kelimesinin anlamını sorsak, eminim ki bu 100 kişinin en az 90'ı bu soruya cevap veremez. Bunda şaşılacak bir şey yok. Genellikle, solcu aydınlar tarafından kullanılan bu tabiri son yıllarda çok fazla duyar olduk. Neden acaba?
Türk Dil Kurumu'nun sözlüğüne göre "lümpen" kelimesi şu anlamlara geliyor: 1. Marksçılık akımına göre toplumsal sınıf bilinci olmayan. 2. İçinde bulunduğu toplumun kültürüne yabancı düşen, sözde bilgili tutum ve davranışlarıyla itici olan. Başka bir sözlükte ise "lümpen" için "Düzenli işi olmayan ve siyasi sınıf şuuruna sahip bulunmayan yoksul kesim" deniyor. Kısaca "lümpen", toplumlarda sınıfını bulamamış küçük topluluklar. Bu anlama göre ülkemizde epey "lümpen insan" var, değil mi?
Bu yazıyı kaleme almamıza vesile olan şey, geçtiğimiz aylarda tiyatrocu Levent Tülek'in yazdığı Lumpen Sözlüğü adlı eserin gün geçtikçe değer kazanması. Çünkü, bugüne kadar "lümpen" denilen kesim hakkında toplu bir fikir veren bir çalışma, yapılmış değildi. Lümpenlerle ilgili sosyolojik bir eser yerine, doğrudan lümpenlerin diline dair bir kitabın yayınlanması son derece önemli. Kitabın diğer bir önemi şuradan kaynaklanıyor: İlk bakışta kitapta "lümpen" kesimin kullandığı kelimeler ve tabirler görülse de aslında her kesimden insanın söylediği kelimeler var. Sözgelimi fırça çekmek, kafana göre, gaza gelmek, sazan vs.

Herkesin dilinde
Evet, Lumpen Sözlüğü'nde yer alan kelimeler, ilginçtir ki, Cemil Meriç'in "Kanundan kaçanların dili" diye tabir ettiği argo kelimelere benzeyen, ancak argodan çok ayrı bir dile ait olan kelimeler. Bugün argo olarak bilinen kelimeler, yediden yetmişe herkesin dilinde. Aynı şekilde, lümpenlerin kullandığı kelimeler de gencinden yaşlısına, öğretmeninden öğrencisine, milletvekilinden bakkalına, gazetecisinden muhabirine, şarkıcısından seyircisine kadar çok geniş bir kitlenin diline dolanmış. Neden ama? Çünkü televizyon, cep telefonu ve internet gibi iletişim araçları sayesinde bu dil, ister bilinçli deyin, ister bilinçsiz deyin bir şekilde topluma benimsetilen bir dil haline geldi. Dikkat edin dizilerde, şarkılarda, gazetelerde, günlük konuşmalarda bu dil gün geçtikçe yaygınlaşıyor.
Tülek'in dediği gibi, yerleşik olmayan bir kültürün var ettiği bu dil, görünmez bir ağ gibi çevremizi sarıyor. "80'li yıllarda artan ve Özal döneminde doruğa çıkan umutsuz, politikasız, geçmişsiz ve geleceksiz kitlenin, günü yaşayan, köşeyi dönmek isteyen, kırla kent arasında sıkışıp kalmış insanların kodladığı bir dil bu." Bugün şehirlerde "sonradan görme" olarak tanımlanan kimselerin durumu, alt sınıf veya gecekondularda yaşayan ve "lümpen" diye anılan insanlardan pek farklı değil. Sözgelimi, "Oha olmak, kal gelmek, öğ gelmek, concon, tiki" gibi deyim ve kelimeler bu zengin lümpen gençler arasında türüyor. Kültür seviyesi yüksek insanlar arasında bile bu dilin konuşulduğunu görüyorsunuz. Lümpence kelimelerin bugün aydın diye gösterilen köşe yazarları, bilim insanları, öğretmenlerin de dilinden düşmemesi gelinen noktanın vahametini gösteriyor.
Ülkemizde lümpenleşme, henüz okul sıralarında başlıyor. Geleceğini göremeyen ve yönlendirilmeyen gençler, kendini çeteler içerisinde bulmaya çalışıyor. Edebiyattan bihaber olan gençlik, çok kısır ve argodan oluşan bir kelime hazinesi ile konuşuyor. Son yıllarda diziler ve internetin etkisiyle bazı ifadeleri yarı İngilizce, yarı Türkçe söyleyerek ucube bir şekle sokan gençleri anlamakta zorlanıyoruz.
Kimi zaman dilin canlı bir organizma olduğu ve zamanla evrime, değişime uğradığı söylenir. Evet, doğrudur bu. Tüketim kültürünün bir ürünü olduğu için bu kelimelerin kısa ömürlü olacağı ifade ediliyor. Oysa, Lumpen Sözlüğü'ne her geçen gün yeni bir kelime dahil oluyor. Düne kadar "ağır abi, canısı, elektrik almak, imaj yapmak, trip yapmak" gibi tabirleri kullanıyor muyduk? Dolayısıyla baktığımızda hal ve gidişin pek iyi olmadığını görüyoruz. Çünkü bu dil, artık sadece günlük bir iletişim dili değil ve hayatın her alanında kullanılacak kadar kanıksanmış durumda. Umutsuz, gayesiz, günü yaşayan, kısa zamanda zengin olmak isteyen ve kırla kent arasına sıkışıp kalmış bu kitlenin doğru ve temiz Türkçe kullanma diye bir kaygısı yok.
"Lümpen" kelimesi, sosyo-ekonomik açıdan en düşük sınıf olduğu kadar, popüler kültürün esiri olan ve ince zevk, estetik, sanat, kültür, medeniyetten yoksun zengin insanlar için de kullanılır. Aslında Türkiye'de şuurlu olarak içi boşaltılan nitelikli kültür yerine popüler kültür dayatılıyor. Kalitenin devamlı düştüğü, zevksizliğin dibe vurduğu ülkemizde lümpenlik, toplumun her tabakasında süratle yayılıyor. Türk toplumundaki yozlaşmayı süratle artıran bu sorun, zamanla Türkçe'de birbiri ardına yeni lümpence kelimeler çıkaracaktır...

 

Nani Lore - Kurtce by Esmehan Yilmaz Fatma Aktas Aktas Diye Beledigim by Aynur Dogan lobudlar_devriliyor