fav. | | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

blogmedya

sık kullanılanlara ekleyin habersiz kalmayın

dua eller
İLKHABER
İlk Boğaz Köprüsü Projesi - II.AbdülhamidiyibayramlariyinoellerFree Photo hosting by PhotoLava.com Free Photo hosting by PhotoLava.com

N^ZIM HİKMET EL YAZISI



REKLAMSIZ KESİNTİSİZ SİNEMA KEYFİ TRT 1 HER ÇARŞAMBA SAAT:20:30

blogmedya farkı ile sofinin dünyası HERŞEY TÜRKİYE  İÇİN

TEMÎNAT www.aktifsayfa.com

VALLÂH BİLLÂH.www.aktifsayfa.com

Radikal İslam'a karşı eğitim hakkı


Radikal İslam'a karşı eğitim hakkı

Radikal İslam'a karşı eğitim hakkı
Türkiye'de üniversitelerde türban yasağının kaldırılmasına karşı çıkan laikler şunu anlamalı: Eğitimli, dini bütün kadınlar, kadın düşmanı olan gerçek İslamcılara karşı en iyi savunma. Laik kadınların, türbanlı hemcinslerinin hayata tam katılım talebine karşı çıkmasıysa ironik

08/02/2008 (10 kişi okudu)

 

Grenville Byford 

Kulağa çok basit geliyor. Başörtüsü takmayı tercih eden genç kadınlar, ki yüzde 60 kadarı tercih ediyor, bu halde Türk üniversitelerine giremiyor. Türklerin büyük çoğunluğu yasağın kaldırılmasından yana ve kısa süre önce yeniden seçilen AKP hükümeti (milliyetçi muhalefet partisi MHP'yle birlikte) anayasayı değiştirmek için gereken üçte iki oya kolayca ulaşabiliyor. Ancak mecliste bu hafta yapılan oylama sadece bir başlangıç. Yasağın kalkmasına karşı çıkan Türkiye'nin yerleşik laik azınlığı nuh diyor peygamber demiyor.
Geçen cumartesi Ankara'da düzenlenen başörtüsü karşıtı gösteriye 100 bin kişinin katılması kulağa inanılmaz gibi geliyor, fakat Türkiye büyük gösterilerin ülkesi. Tahminlere göre geçen nisanda yapılan AKP karşıtı gösteriye 500 bin kişi katıldı, ama bu AKP'nin seçimi rahatça kazanmasını engellemedi. Gerçek mücadele başka yerde.

Ordu çatışmaya da karşı olabilir
Başörtüsü yasağını kaldırmak yönündeki mevcut girişim (ilk olarak YÖK'ün yürürlüğe koyduğu bir düzenleme bu) ilk örnek değil. Başbakan Turgut Özal da bunu denemişti ama Cumhurbaşkanı Kenan Evren ve mahkemelerin direnişiyle karşılaştı. Nihayet 1989'da Anayasa Mahkemesi, kampüste başörtüsüne izin vermenin 'laiklik ilkesinin', yani Anayasa'nın 2. Maddesi'nin ihlali olduğuna hükmetti. Söz konusu madde Türkiye'nin 'laik' bir cumhuriyet olduğunu belirtiyor -fakat kavram hiçbir yerde tarif edilmiyor. Laiklere göre, Anayasa'nın 4. maddesi 2. maddenin değiştirilmesini yasakladığı için yasak kalkmış olmayabilir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne 1998'de başörtüsü yasağıyla ilgili yapılan başvuru aleyhte kararla sonuçlanmıştı; memnun laiklere göre, mahkeme bu kararla yasağı desteklemiş oldu.
Ancak aslında söylediği şuydu: Yasak 'başkalarının haklarını ve özgürlüklerini korumak yönünde meşru amaçları gözettiği için' Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırı değildi. Yasağın gerekliliği konusunda Türk makamlarına yeşil ışık yakmayı reddeden mahkeme, aykırılık kararı da vermedi -son derece şartlı bir destek söz konusuydu.
AKP/MHP'nin şu anki planı, 'giyim kuşamlarından' dolayı hiçbir öğrencinin üniversite eğitimi hakkının kısıtlanamaması amacıyla Anayasa'nın 10. ve 42. maddelerini değiştirmek. Anayasa Mahkemesi'nin Anayasa değişikleri konusunda aykırılık kararı vermesi zor. Diğer taraftan AKP ve MHP değiştirilemez 2. maddeye el atarsa (ki Anayasa Mahkemesi'nin 1989 tarihli kararının mantığı uyarınca, yasağı kaldırmak için bu maddeye gitmek zorundalar), ayrılık kararıyla karşılanabilirler. Bir başka nokta da şu: 4. madde, 2. maddenin değiştirilmesinin 'teklif dahi edilemeyeceğini' söylüyor ve Yargıtay başsavcısı iktidardaki AKP'ye karşı kapatma davası açabileceği tehdidi savurdu.
Peki ne olacak şimdi? Çatışmadan kaçınmanın birkaç yolu var. Birincisi YÖK yasağı kaldırabilir -yeni başkanı bundan yana. Ancak kurulun çoğunluğu başkanla aynı fikirde değil gibi görünüyor. Buna alternatif olarak Anayasa Mahkemesi AKP/MHP'nin yapacağı değişiklikleri görmezden gelebilir. Fakat yasağın kaldırılmasının ateşli karşıtı olan laik muhalefet partisi CHP bir karar verilmesinde ısrar ederse mahkemenin bunu yapması mümkün olmaz.
Yargıçlar 1989 hükmünü değiştirebilir elbette, fakat geçen yıl cumhurbaşkanı seçmek için yeterli oy çoğunluğu konusunda (bir üyesi hariç) hakikaten rezalet kararlara imza atan ve erken seçime yol açan bir mahkemeden söz ediyoruz. Ordu bir çatışmadan kaçınmalarını fısıldarsa çark edebilirler, fakat etmeyebilirler de. Reforma karşı çıkan Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, 'ordunun tavrını herkesin bildiğini' söylüyor. Fakat ordu reform kadar çatışmaya da karşı olabilir.
Sorunu potansiyel olarak çözümsüz kılan şey, anayasadaki değiştirilemez maddeler (toplam üç madde), yanı sıra mahkemenin söz konusu maddeleri inanılmaz biçimde geniş yorumlaması. 1980 darbesinin sonrasında dayatılan bu maddeler, askeri idarenin başka araçlarla sürmesi anlamına geliyor. 1983'te yapılan referandumda anayasanın kabul edildiği doğru, fakat gerçek bir tercih miydi bu? Kaldı ki demokrasi bir neslin çocuklarını bağlayacak kararlar almasına izin verir mi? Aslında yeni, daha liberal bir anayasa üzerinde mesai sürüyor, durumu kurtarıcı bir çözüm buradan çıkabilir belki.
Azınlığın korumaya çalıştığı şey, modern Türkiye'nin kurucusu Atatürk'ün toplumsal sözleşmesi. Atatürk kadınları genç cumhuriyette aktif rol oynamaya teşvik etmiş ve seçkinler de 1920'lerin modernitesiyle uyum halinde başörtülerini isteyerek çıkarmıştı. Hayata katılmak gibi bir arzu sergilemeyen muhafazakâr kadınların kapalı giyinmeye devam etmesine izin verildi. Herkes sözleşmeyi kabul etti. Türkiye'nin giderek refaha kavuşan muhafazakâr iç bölgelerinden gelen kızların eğitim ve kariyer arayışına girdiği 1970'lerin sonunda bu durum değişti. Bu kızların çoğu, hayata katılım için başörtülerini çıkarmayı reddetti. Yerleşik laik yapıya göre, o bildik İslamcı deve kapıdan burnunu sokmaya başlamıştı. Buna göz yumulursa deve kısa süre sonra tamamen içeri girecek ve bütün kadınlar örtünmek zorunda kalacaktı. Ve bu sadece bir başlangıç olabilirdi. Sonuç: 1982'de kampüslerde başörtüsü yasaklandı.

Gençler daha ılımlı
Laikler bir yanıyla haklı: Bir deve mevcut. Fakat İslamcı değil, dişi bir deve bu. Örtünen kadınların öncüleri sadece üniversite eğitimi istemiyor. Zaman içinde, kamu kurumlarındaki başörtüsü yasağı nedeniyle mahrum bırakıldıkları adalet ve siyaset gibi işleri de talep edecek. Zeki laikler, başörtüsünün sadece kampüste olduğu deneme dönemini, bir kadının giyimini tercih edebilme hakkını koruyan ayrımcılık karşıtı yasaları desteklemek için kullanırdı. Hatta bu bakımdan Başbakan Erdoğan onların potansiyel müttefiki bile olabilirdi. Neticede başörtüsü takmanın 'bir kadının tercihi' olduğunu söyleyerek liberal ve dini açıdan tutarlı bir tutum sergiliyor. Laikler şunu da idrak edebilir: Eğitimli, başarılı, dini bütün Müslüman kadınlar, iflah olmaz kadın düşmanları olan gerçek İslamcılara karşı en iyi savunmadır.
Tuhaflık, başörtüsünün en keskin karşıtlarının laik kadınlar olması. Bir Amerikalı, bu kadınların toplumda tam anlamıyla yer alabilme talebinde örtünen kız kardeşlerini destekleyeceğini sanabilir. Belki de bu destek gençlerden geliyor. Türkiye'de örtülü ve örtüsüz kadınların kol kola dolaşıp başka yerlerdeki akranları ne yapıyorsa onu yaptığı görüntüler yaygınlık kazanıyor. Türkiye'nin iyiliğini düşünen herkes geleceği bu dostluk manzarasının belirlemesini umut etmeli. Fakat öyle bir gelecek ne zaman gelecek? (4 Şubat 2008)

Nani Lore - Kurtce by Esmehan Yilmaz Fatma Aktas Aktas Diye Beledigim by Aynur Dogan lobudlar_devriliyor

Free Photo hosting by PhotoLava.com

musâmere
http://musamere.blogcu.com
**" 1927 Ankara doğumlu. Askeri Liseyi ve Askeri Memurlar Okulu'nu bitirdi. İlk şiiri 1947'de Yedigün dergisinde çıktı. Kaynak dergisinin bir şiir yarışmasında Arz-ı Hal şiiri ikincilik kazanınca Nurullah Ataç'ın güvendiği şairler arasına girdi. İkinci Yeni Şiir akımının önde gelen şairlerindendir. 1985'de öldü. ESERLERİ Arz-ı Hal(1949) Türkiyem(1952-1963) Dünyanın En Güzel Arabistanı(1959) Tütünler Islak(1962) Her Pazartesi(1968), Divan (1970) Toplandılar(1974) Kayayı Delen İncir(1982) Dün Yok mu(1984) (Tütünler Islak’tan) Turgut Uyar (1927-1985) Terziler Geldiler Terziler geldiler. Kırılmış büyük şeylere benzeyen şeylerle daha çok koyu renklere ve daha çok ilişkilere Bir kenti korkutan ve utandıran şeylerle. Kumaşlar bulundu ve uyuyan kediler okşandı. Sonra sonsuz çalgısı sevinçsizliğin. Çay içmeye gidenler vardı akşamüstü, parklara gidenler de Duruma uymak kısaltıyordu günlerini artamayan eksilmeyen bir hüzünle... Yorgun ve solgundular, kumaşları buldular, kenti doldurdular O çelenk onbin yıllıktı, taşıyıp getirdiler Ölülerini gömmüşlerdi, kalabalıktılar, tozlarını silkmediler Bütün caddeler boşaldı, herkes yol verdi, "Tanrıtanır kadınlar ve cumhuriyetçiler piyangocular, çiçek satın alanlar, balıkçılar ağlarını, paraketelerini, ırıplarını, oltalarını zokalarını, çevirmelerini ve kepçelerini topladılar. Sigaralarını yere atıp söndürdüler sigara içenler." Bir şey vardı ısınmaz kalın kumaşların altında, kesip biçtiler Patron çıkardılar, karşılaştırdılar, Katlanılmaz bir uykunun sonunu kesip biçtiler Şarkılara başladılar ölmüş bir at için Makaslarını bırakmadılar Bekleniyorlardı. "Ey artık ölmüş olan at! -dediler- Ne güzeldi senin çılgınlığın, ne ulaşılırdı! Sen açardın, Otuzüçbin at türünün tek kaynağıydın sen! Tüylerin karaparlaktı. Koşumların, -kokulu yağlarla ovulup parlatılan- nasıl yakışırdı sağrılarına ve göke. Göke bir ululuk katardı sonsuz biçimin, at! Toynaklarını liflerle ovardık Senin karaya boyanırdı koşuşun Uyandırırdı bütün karaları ve denizleri. Çılgın kişnemeni duyardık sonsuzun yanıbaşından Ne güzel gözlerin vardı Kara at! Binlerce kişi, -çocuklar, kadınlar, erkekler görkemli yahut darmadağın giysileriyle herkes körler ve cüzzamlılar, bütün kutsal kitaplar kalabalığı, ermişler, kargışlılar ve günahlılar gebe kadınlar, vâz edenler ve dondurmacılar ve at cambazları ve tecimenler ve kıralcılar ve gemicilerle Tanrıtanımazlar ve tefeciler ve yalvaçlar...- ormanlardan ve kıyılardan ve kıraç yerlerden gelmiş senin mutlu ovanı doldurup haykırırlardı. Büyük sesler içinde sen, geçerdin..." Terziler geldiler. Bu güneşler odaların dışındaydı artık. Herkes titrek ve sabırsız, titrek ve sabırsız evlerinde Gazeteler yazmadı, dükkânlar dönemindeydik Yüzlerce odalarda yüzlerce terziler, pencerelerini kapadılar Parmakları uzun, kurusolgun yüzleri sararmış, eskimiş durmaktan Yitik saat köstekleri, titrek ve sabırsız yorgun bacakları Her şeylerine yön veren durmuşluğa olur dediler Beğenip gülümsediler. "Ey artık ölmüş olan at! -dediler- Senin eyerin ne güzeldi. Dişi keçi derisinden, ofir altınıyla süslü Nasıl yaraşırdı belinin soylu çukurluğuna Seninle öteleri ansırdık. Öteler, baklanın ve pancarın duyarlığı Kedinin varlığı erişilmez kişilik Güneşli bir damda İçimizden gemiler kaldırırdın, Suyunu büyük şölenlerle tazelerdik Bayramımızdın. Kuburlukların bütün kişniş ve badem doluydu. Şimdi dar dünya Ölümün büyük hızı kesildi." Terziler geldiler. Ateş ve kan getirmediler. Hüzünleri kan ve ateşti ama. Uğultulu bir şey Ekspresler garlarda kaldı, ilâçlar çıldırdılar Kenti bir baştan bir başa dolaştım, tıs yok Bütün odalara dağıldılar. Sürahiler tozlu, pabuçlar kurumuş yerlerde kırpıntılar, "oyulmuş yakalar, kolevlerinden arta kalanlar vatka pamukları, verevine şeritler, kopçalar, düğmeler, ilikler iplik döjküntüleri, kumaş parçaları, karanlık akşamüstleri ve sabahlar, dükkân tabelâları, kartvizitler..." kasıklarına kadar çıkmış, en ufak bir ölüm bile yok. Tarafsız bir aşk çağlıyordu onların solgunluğunda Mutfaklarını kilitlediler, büyük atsı giysiler kestiler, "Ey artık ölmüş olan at! -dediler- Koşuşun büyütürdü dünyayı senin! Sen nasıl da koşardın. Biz güneyde yatardık, sen koşardın Hangi at güzelse ondan da güzeldin Kuyruğun parlak savruluşuyla bölerdi bir karaya göğü ve yüceltirdi, ince bezekli kuskununu. Gemin güzel sesler çıkarırdı güzel ağzında, herkesi sevinçle haykırtan. Başın yaraşırdı düşüncemize ve gözlerine saygıyla bakardık..." Terziler geldiler. Durgunluktu o dökük saçık giyindikleri Yarım kalmışlardı. Tamamlanmadılar. Toplu odalarını sevdiler. Ölümü hüzünle geçmişlerdi, ateşe tapardılar. Kent eşiklerindeydi, ağlayışını duydular Kestiler, biçtiler, dikmediler ve gitmediler, iğnelerine iplik geçirip beklediler; "Ey artık ölmüş olan at! -dediler- En güzeli oydu işte, yüzünün savaşla ilişkisi. Boydanboya bir karşıkoyma, denge ve istekli bir azalma. Onu bilirdik. O ağaç senin kanınla beslenirdi, hepimizi besleyen. Bir ülkeyi yeniden yaratırdı şaşkınlığımız senin karşında, alışveriniş, alfabenin, iplik döküntülerinin ve her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği..." HIZLA GELİŞECEK KALBİMİZ hızla gelişecek kalbimiz kalbimiz hızla. sürgünlerin umutsuzluğunda kırık kalpler, yaralılar, onulmazlar farksız çarpanların umutsuzluğunda ve köprü başlarının umutsuzluğunda ve köprü başlarının umudunda. sular bitse bile, çiçekler atılırken oralara temiz bir ilişkinin bulutsuzluğunda ve eski dağlarda, eski dağlarda kış kovalarken ülkesini hızla gelişecek kalbimiz. kendi öz hüznümüzün öz tarlasında bozkır dayanıklılığımızın tarlasında kalbimiz ellerimiz ayaklarımız arasında ve kimsenin bölemediği şarkıyı güllerin, buğdayların ve acının şarkısını bir haziran uygulayacak sesimize. sütçünün sesiyle birlikte erkenci işçilerin sesiyle birlikte şoförün sesiyle birlikte sabah başlamış sarhoşların sesiyle birlikte yaman sarhoşların sesiyle birlikte ve yeni uyanışların ve yeni doğmuşların ve herkesin ve herkesin sesleriyle birlikte bir haziran uygulayacak kimse bölemiyecek ve kalbimiz hızla gelişecek. yıkıntılara karışan eski bir bahar büyük olmaya elverişli bir bahar eskiden yaşanılmış ve her şeye rağmen insanlara göre bir bahar suların kana kestiği yahut suların kana kestiği bir bahar. hızla gelişecek kalbimiz bir mavilik kalıbında bir odada, en olağan bir odada en sade, en insanca bir odada bir kadınla bir erkeğin olduğu bir odada bir kadın bir erkeğin bir kadınla bir erkek olduğu ellerin ve omuz başlarının birbirini bulduğu. birden gerçekliğini algılıyarak saat çalınca ve görünce güneşi birden vazgeçilmezliğini algılıyarak önemli ve gerekli buluşunu kendini birden hatırlıyarak geleceğe hazırlayınca olanca göğüslerini ve herşeye ve ölüme.kalbimiz hızla gelişecek çağımıza pek uygun bir hızla gelişecek kalbimiz (...)kalbimiz yerin ve göğün altedilmez bir dirilikte olduğu tutkumuz, direnmemiz, ellerimiz, kalbimiz. kalbimiz kalbimiz hızla gelişecek. Turgut Uyar SENFONİ Önce sesin gelir aklıma Çaresiz kaldıkça hep seni düşünürüm Güzel olan, dolgun başaklardaki sarışın sevinçli! Sonra cumartesi günleri gelir Sonra gökyüzü gelir hemen kurtulurum Bir yağmur yağsa da beraber ıslansak. Kırk kere söyledim bir daha söylerim Savaşta ve barışta karada ve denizde Düşkünlükte ve esenlikte Zamanımız apayrı bize göre Yanyana olduk mu elele Aç kalsak ağlamayız biliyorum. İçim güvercinleri okşamış gibi rahat Sen yanımdayken ister istemez Geniş meydanlarda akşam üstleri Üstüste üç kere deniz üç kere çınarlar Sen yanımdayken ister istemez Uzak ırmakları hatırlıyorum. Arasıra düşmüyor değil aklıma Yabancı kadınların sıcaklığı Ama Allah bilir ya ne saklıyayım Yanında ihtiyarlamak istiyorum. Turgut Uyar GÖĞE BAKMA DURAĞI İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar Şu aranıp duran korkak ellerimi tut Bu evleri atla bu evleri de bunları da Göğe bakalım Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım İnecek var deriz otobüs durur ineriz Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda Beni bırak göğe bakalım Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor Seni aldım bu sunturlu yere getirdim Sayısız penceren vardı bir bir kapattım Bana dönesin diye bir bir kapattım Şimdi otobüs gelir biner gideriz Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat Durma kendini hatırlat Turgut Uyar ISLAK ÇELTİKLERE benim bir sevincim var yüzün artık akşam bir çocuğun gülüşünü görüyorsun nereye baksam kıyımız uzak ve kuytuda ellerimiz sanki yok ellerimiz yok ama senin ellerini bir tutsam bazı çocuklar doğar bilirim bazı çocuklar doğmaz doğmayan çocuklar için bilmem ne yapsam ey çavlan. bitmeyen temmuz güneşi. ey aslan silkin. sakla harmanını. çocuğunu sakla ey aslan. suya kaptır kendini ellerin sanki yok bir güzel günde mızıkalarla bir alanda dursam sen yoksun gazeteler yok geçmişin razı değil bilmem ki doğmayan çocukları ben mi doğsam Turgut Uyar GEYİKLİ GECE Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta Her şey naylondandı o kadar Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı. Ama geyikli geceyi bulmadan önce Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk. Geyikli geceyi hep bilmelisiniz Yeşil ve yabani uzak ormanlarda Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan Hepimizi vakitten kurtaracak Bir yandan, toprağı sürdük Bir yandan kaybolduk Gladyatörlerden ve dişlilerden Ve büyük şehirlerden Gizleyerek yahut döğüşerek Geyikli geceyi kurtardık Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk Uç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz Bilir bilmez geyikli gece yüzünden Geyikli gecenin arkası ağaç Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı İster istemez aşkları hatırlatır Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş Şimdi de var biliyorum Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli Hiçbir şey umurumda değil diyorum Aşktan ve umuttan başka Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor. Biliyorum gemiler götüremez Neonlar ve teoriler ışıtamaz yanını yöresini Örneğin Manastırda oturur içerdik iki kişi Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi Geyikli gecenin karanlığında Aldatıldığımız önemli değildi yoksa Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak Gümüş semaverleri ve eski şeyleri Salt yadsımak için sevmiyorduk Kötüydük de ondan mı diyeceksiniz Ne iyiydik ne kötüydük Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı Ama ne varsa geyikli gecede idi Bir bilseniz avuçlarımız terlerdi heyecandan Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında Büyük otellerin önünde garipsiyorduk Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk Yahut bir adam bıçaklasak Yahut sokaklara tükürsek Ama en iyisi çeker giderdik Gider geyikli gecede uyurduk Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı Sultan hançerleri gibi ayışığında Bir yanında üstüste üstüste kayalar Öbür yanında ben Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım Eskimiş şeylerle avunamıyoruz Domino taşları ve soğuk ikindiler Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık Gölgemiz tortop ayakucumuzda Sevinsek de sonunu biliyoruz Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum İyice kurulamıyorum saçlarını Bir bardak şarabı kendim için içiyorum Halbuki geyikli gece ormanda Keskin mavi ve hışırtılı Geyikli geceye geçiyorum Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum. Turgut Uyar "**

Get Your Own Real Time Visitor Map!
hit counters