| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

blogmedya

sık kullanılanlara ekleyin habersiz kalmayın

dua eller
İLKHABER
İlk Boğaz Köprüsü Projesi - II.AbdülhamidiyibayramlariyinoellerFree Photo hosting by PhotoLava.com Free Photo hosting by PhotoLava.com

N^ZIM HİKMET EL YAZISI



REKLAMSIZ KESİNTİSİZ SİNEMA KEYFİ TRT 1 HER ÇARŞAMBA SAAT:20:30

blogmedya farkı ile sofinin dünyası HERŞEY TÜRKİYE  İÇİN

TEMÎNAT www.aktifsayfa.com

VALLÂH BİLLÂH.www.aktifsayfa.com

Yazılar arşiv 11.2007 Other entries in 2007-11 resimler , videolar

Yaşayanlar yüzünden “fazla bir sevinç duyamamanın ifadesi”

 

 FERHAT KENTEL

 

Yaşayanlar yüzünden “fazla bir sevinç duyamamanın ifadesi”

İlköğretim okulunda beden dersi; Cumhuriyet törenleri için prova yapılıyor...

Bir tarafta nispeten büyükler, ergenleşmeye başlayan sesleriyle hep bir ağızdan “Dağ başını duman almış” söylüyorlar.. Sonra... “Cumhuriyet

 

hürriyet demek...” Öteki taraftaki minikler, oynaya zıplaya: “Şehitler ölmez vatan bölünmez!” İtişip kakışıyorlar... Öğretmen kızıyor... Çocuklar

 

ciddileşiyorlar; öğretmen başını sallıyor, onaylıyor...

Büyük sınıflardan bir çocuk –belli, çalışkan olduğu için seçilmiş- elindeki kağıttan hazırlanan konuşmayı okuyor, ürkek ve titrek sesiyle... “Ey bu vatanı kuran büyük Atatürk, ey bu vatan için savaşıp, toprağa düşmüş koçyiğitler...” İki öğretmen koşarak müdahele ediyor. Çocuğu fırçalıyorlar, titrek ama heyecansız sesinden ötürü... Ellerini kollarını sallayarak daha heyecanlı, çok heyecanlı olmasını istiyorlar.. Çocuk yeni bir deneme yapıyor... Öğretmenler suratlarını buruşturuyorlar, biraz daha iyi ama tam istedikleri gibi olmuyor...

Kelimelerde “hürriyet” geçiyor ama adeta kışla görüntüleri... Her Türk’ün asker doğmasa bile, nasıl asker olarak inşa edildiğinin resmi...

Bir ülke, Pakistan... ve lideri Müşerref...

Türkiye’de eğitimini almış (hatta Beşiktaş fanatiği olmuş!) ve öğrendiklerini ülkesinde uygulamaya koyuyor. Arka arkaya saydığı gerekçeler

 

eşliğinde, “tehlike var; darbe yaptım” diyor, yasaları askıya alıyor. Ama tabii, bütün Pakistan halkının benzer bir eğitimden geçmesi mümkün değil;

 

bir sürü insan sokaklara inmiş, itiraz ediyorlar; belli ki, ikna olmamışlar...

Bizim memlekette de “tehlike” söylemi ve tehlikeye karşı “teyakkuz” söylemi her dönem rating yapıyor. Ama burası Pakistan değil; disiplin ve

 

kontrol mekanizmaları çok daha güçlü. Pakistan halkının büyük kısmının maruz kalmadığı bu mekanizmalardan burada kaçış yok.

Burada, bu mekanizmalara rağmen, bu mekanizmalarla yaşamayı bilmek şart...

İnsanlar Güneydoğu’dan gelen şehit haberleriyle sokaklara dökülüyorlar. Bir yerde ellerinde bira şişeleri, üç hilaller, kurt işaretleri... Arabaların

 

camlarından sarkarak slogan atıyorlar... Başka bir yerde “Ya Allah bismillah, Allahü ekber!”, hemen peşi sıra “Türkiye laiktir laik kalacak!”...

Adeta bir karnaval... Yaşanan “acı”yı anlatmak değil sanki söz konusu olan... Maç çıkışlarını andıran bir atmosfer... Adeta “Ölümüne Cimbom!

 

Ölümüne Fener!”den bir derleme... Neyi anlatıyorlar? Galiba herşeyi...

Bir “Bakan”... Adalet işlerine “bakan” bir Bakan... Ordu, kurtulan 8 askeri derhal sorgulamaya alırken, o şöyle buyurmuş: “Öncelikle askerlerimizin,

Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının herhangi birinin ya da bir bölümünün bölücü terör örgütünün eline geçmiş olmasından Türkiye Cumhuriyeti

 

vatandaşı olarak büyük üzüntü duyduğumu belirtmeliyim. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hiçbir mensubu böyle bir duruma düşmemeliydi. Dolayısıyla

 

kendilerinin kurtulmuş olmasından fazla bir sevinç duyamadığımı ifade etmek istiyorum.”

Eskiden Adalet işlerine “bakmış” bir başka Bakan... O da önemli bir buluntu yapmış, ifşa ediyor. Rehin askerlerin kurtulmasında aracılık yapan DTP

 

 

için, “kimlerin teör örgütüyle içiçe olduğu belli oluyor; suçüstü yakalandılar” demiş.

 

Sonra bir başka mümtaz şahsiyet, Doğu Perinçek de koroya katılmış (katılmayıp da ne yapacak?): “Keşke o askerlerimiz, şehit olsalardı, tabutları

 

gelseydi de biz onları düşmanın elinden, milleti kahreden bir manzara ortamında almasaydık.”

 

 

 

Ama yanılgıya düşmemek lazım...

 

Bu herkesi içine çeken koronun “ölü ve ölüm sevici” dili sadece

 

“militarist-sağcı-muhafazakar”

 

cenaha ait bir şey

 

değil...

 

“Militarist-solcu”

 

cenahta da görülmedi mi aynı dil?

 

Ertuğrul Kürkçü’yü Kızıldere’den kurtulduğu için, ölmediği için, yaşamaya devam ettiği için

 

“hain”

 

ilan etmedi mi silah ve ölüme tapan, ölerek devrim yapacağına inanmış devrim aşıkları?

 

 

 

 

 

 

 

Bugün, yaşadıkları için mutlu olmamız gereken 8 asker –yani 8 insan- “tabutlarda” gelmedikleri için, birileri kahroluyor. O insanlar yüzünden, “ölüm”

 

üzerine kurulu senaryoları sekteye uğruyor.

Ölüme methiye düzen kelimeler ezberlere nakşolunuyor... O kelimelerin altında yatanları fazla kafaya takmadan... Çünkü “öğretenler” öyle istiyor,

 

 

ellerindeki bütün kozları kullanıyor, memleketi hedefledikleri uçuruma götürmek için... “Öğrenenler” tekrarlıyorlar...

 

 

Fırça, sopa, küfürle yalama olmuş çocuklar... İğdiş edilmiş toplumsal kesimler... İnsanlar yaşamak için tekrar ediyorlar ölüme dair ezberleri...

 

 

Travmaya uğramış insanlar, kendilerinin maruz kaldıkları kelimeleri tekrarlıyorlar. “Niyetleri okunan”, “itiraf etmeye” zorlanan, 28 Şubat’ta,

 

Cumhuriyet mitinglerinde hedefe konan AK partili mümtaz şahsiyetler bugün DTP’ye karşı, öğrendikleri dili papağan gibi tekrar ediyorlar: “Niyetini

 

 

biliyorum, itiraf et!”, “Bunu sevdiğini söyle!”, “Şunu sevmediğini söyle!”

Adeta kendi kendine hareket eden bir nefret... Dün Cumhuriyet mitinglerinde AKP’ye, şeriata yönelen, bugün Kürtlere karşı akmaya başlayan bir

 

 

nefret. Bağımsız, her an her yere yönelebilecek; hiç beklemediğimiz yerlere, bugün nefreti ateşleyenlere de yönelebilecek, ezberlenmiş bir olgu.

 

Kendilerini bu memleketin en asıl sahipleri olarak görenlere de yönelebilecek kadar güçlü bir şekilde beslenen bir olgu. Bir gün, kendilerini “en asıl

 

sahipler” olarak göstererek inanılmaz bir meşuiyet kazanabilecek başkalarının da beslendiği bir nefret...

Bu arada, İspanya’da parlamento, General Franco’nun 1975’te sona eren 40 yıllık yönetimini kınayan bir yasa tasarısını onayladı. “Tarihsel Hafıza”

 

adlı yasa tasarısı, İspanya iç savaşının kurbanlarının tanınmasını ve ülkeyi kırk yıl yöneten General Franco’nun askeri diktatörlüğü döneminde

 

verilen mahkumiyetlerin çoğunun gayri meşru ilan edilmesini öngörüyor.

Yani, ne yaşadığına, ne yaşamakta olduğuna bakmayı, geçmişiyle yüzleşmeyi, bu sayede iyileşmeyi ve hem bugünü hem de geleceğiyle yüzleşmeyi,

 

nefreti aşmayı beceren toplumlar var. Bu toplumlarda insanlar faşizme teslim oldular ama bugünkü yüzleşmeyi de gene insanlar yapıyor. Yani

 

insanlar yaşamaya devam ediyor. Ancak, insanlar sürekli teslim olarak yaşanamayacağını da biliyorlar; er veya geç o faşizmin altından sıyrılıp

 

hayatın kendisini yüceltmeyi başarıyorlar.

Nefretin ve ölümün korosunun dilinin altında, Türkiye’de de insanlar yaşıyor...

 

Oğullarının acısı hiç dinmeyecek olan, birileri onların oğullarının

 

ölmesini isterken, “ölmediler diye onurumuzla oynanmasını hazmedemiyorum”

 

diyen anneler yaşıyor...


 

8 Kasım 2007, Perşembe

Küresel Zirve Petrolü ve Dolar

Küresel Zirve Petrolü ve Dolar Özellikle son dönemlerde tanık olduğumuz petrol ve dolar fiyatlarındaki çalkantılar , dolar ve petrol arasında nasıl bir bağın olduğu ve bu bağın artık Amerika’nın çıkarlarına hizmet etme miladını doldurup doldurmadığı [...] devamını oku

medya obama'dan korkuyor.!

medya obama'dan korkuyor.! ABD başkanlık yarışında: obama ve clinton'un eşi  soru  ABD BŞK: siyâh mı? beyaz hanım mı?   [...] devamını oku

Reagan'ın kütüphanesinde büyük soygun

Reagan'ın kütüphanesinde büyük soygun 8 Kasım, 2007 22:44:00 (TSİ) Ronald Reagan, 2004 yılında 93 yaşında ölmüştü İLGİLİ HABERLER • Ronald Reagan toprağa verildi • Ronald Reagan son yolculuğunda • ABD, Reagan'a [...] devamını oku

"TAM GÜNDEM HEP GÜNDEM BİR KİTAP " AYŞE BUĞRA

 "TAM GÜNDEM HEP GÜNDEM BİR KİTAP " AYŞE BUĞRA   http://stk.bilgi.edu.tr/docs/bugra_std_12.pdf Bir Temel Hak Olarak Vatandaşlık Gelirine Doğru 'Çalışmayana ekmek yok'... Sorgusuz sualsiz kabul edilecek bir gündelik hikmet gibi geliyor kulağ [...] devamını oku

Erdoğan: Kürtlerin esas temsilcisi AKP

Erdoğan: Kürtlerin esas temsilcisi AKP    Türkiye   Erdoğan: Kürtlerin esas temsilcisi AKP Erdoğan, Kürt kökenli vekillere, AB ülkelerini gezerek lobi yapma talimatı verdi: Kürtlerin temsilcisinin AKP olduğunu anlatın... 06/11/2007 (283 kişi okudu) N [...] devamını oku

klarnet

[...] devamını oku

Şahmaran - Türkan Şoray, Mehmet Balkız, Faruk Peker (1993)

Şahmaran - Türkan Şoray, Mehmet Balkız, Faruk Peker (1993) CD1: http://rapidshare.com/files/37658885/Sahmaran-CD1.part1.rar http://rapidshare.com/files/37660088/Sahmaran-CD1.part2.rar http://rapidshare.com/files/37660021/Sahmaran-CD1.part3.rar http:/ [...] devamını oku

Aç Kurtlar (1969) kaçmaz film

Aç Kurtlar (1969) Film Info : http://www.sinematurk.com/film.php?action=goToFilmPage&filmid=1043 http://rapidshare.com/files/63434505/AcKurtlar_www.sohbet-forum.org_by1adam.part01.rar http://rapidshare.com/files/63444967/AcKurtlar_www.sohbet-foru [...] devamını oku

INCE CUMALI " YILMAZ GÜNEY "orjinal

INCE CUMALI " YILMAZ GÜNEY "orjinal                                 http://rapidshare.com/files/54906653/ince_cumali.part1.rar                                http://rapidshare.com/files/54906322/ince_cumali.part2.rar http://rapidshare.com/f [...] devamını oku

Nani Lore - Kurtce by Esmehan Yilmaz Fatma Aktas Aktas Diye Beledigim by Aynur Dogan lobudlar_devriliyor

Free Photo hosting by PhotoLava.com

musâmere
http://musamere.blogcu.com
**" 1927 Ankara doğumlu. Askeri Liseyi ve Askeri Memurlar Okulu'nu bitirdi. İlk şiiri 1947'de Yedigün dergisinde çıktı. Kaynak dergisinin bir şiir yarışmasında Arz-ı Hal şiiri ikincilik kazanınca Nurullah Ataç'ın güvendiği şairler arasına girdi. İkinci Yeni Şiir akımının önde gelen şairlerindendir. 1985'de öldü. ESERLERİ Arz-ı Hal(1949) Türkiyem(1952-1963) Dünyanın En Güzel Arabistanı(1959) Tütünler Islak(1962) Her Pazartesi(1968), Divan (1970) Toplandılar(1974) Kayayı Delen İncir(1982) Dün Yok mu(1984) (Tütünler Islak’tan) Turgut Uyar (1927-1985) Terziler Geldiler Terziler geldiler. Kırılmış büyük şeylere benzeyen şeylerle daha çok koyu renklere ve daha çok ilişkilere Bir kenti korkutan ve utandıran şeylerle. Kumaşlar bulundu ve uyuyan kediler okşandı. Sonra sonsuz çalgısı sevinçsizliğin. Çay içmeye gidenler vardı akşamüstü, parklara gidenler de Duruma uymak kısaltıyordu günlerini artamayan eksilmeyen bir hüzünle... Yorgun ve solgundular, kumaşları buldular, kenti doldurdular O çelenk onbin yıllıktı, taşıyıp getirdiler Ölülerini gömmüşlerdi, kalabalıktılar, tozlarını silkmediler Bütün caddeler boşaldı, herkes yol verdi, "Tanrıtanır kadınlar ve cumhuriyetçiler piyangocular, çiçek satın alanlar, balıkçılar ağlarını, paraketelerini, ırıplarını, oltalarını zokalarını, çevirmelerini ve kepçelerini topladılar. Sigaralarını yere atıp söndürdüler sigara içenler." Bir şey vardı ısınmaz kalın kumaşların altında, kesip biçtiler Patron çıkardılar, karşılaştırdılar, Katlanılmaz bir uykunun sonunu kesip biçtiler Şarkılara başladılar ölmüş bir at için Makaslarını bırakmadılar Bekleniyorlardı. "Ey artık ölmüş olan at! -dediler- Ne güzeldi senin çılgınlığın, ne ulaşılırdı! Sen açardın, Otuzüçbin at türünün tek kaynağıydın sen! Tüylerin karaparlaktı. Koşumların, -kokulu yağlarla ovulup parlatılan- nasıl yakışırdı sağrılarına ve göke. Göke bir ululuk katardı sonsuz biçimin, at! Toynaklarını liflerle ovardık Senin karaya boyanırdı koşuşun Uyandırırdı bütün karaları ve denizleri. Çılgın kişnemeni duyardık sonsuzun yanıbaşından Ne güzel gözlerin vardı Kara at! Binlerce kişi, -çocuklar, kadınlar, erkekler görkemli yahut darmadağın giysileriyle herkes körler ve cüzzamlılar, bütün kutsal kitaplar kalabalığı, ermişler, kargışlılar ve günahlılar gebe kadınlar, vâz edenler ve dondurmacılar ve at cambazları ve tecimenler ve kıralcılar ve gemicilerle Tanrıtanımazlar ve tefeciler ve yalvaçlar...- ormanlardan ve kıyılardan ve kıraç yerlerden gelmiş senin mutlu ovanı doldurup haykırırlardı. Büyük sesler içinde sen, geçerdin..." Terziler geldiler. Bu güneşler odaların dışındaydı artık. Herkes titrek ve sabırsız, titrek ve sabırsız evlerinde Gazeteler yazmadı, dükkânlar dönemindeydik Yüzlerce odalarda yüzlerce terziler, pencerelerini kapadılar Parmakları uzun, kurusolgun yüzleri sararmış, eskimiş durmaktan Yitik saat köstekleri, titrek ve sabırsız yorgun bacakları Her şeylerine yön veren durmuşluğa olur dediler Beğenip gülümsediler. "Ey artık ölmüş olan at! -dediler- Senin eyerin ne güzeldi. Dişi keçi derisinden, ofir altınıyla süslü Nasıl yaraşırdı belinin soylu çukurluğuna Seninle öteleri ansırdık. Öteler, baklanın ve pancarın duyarlığı Kedinin varlığı erişilmez kişilik Güneşli bir damda İçimizden gemiler kaldırırdın, Suyunu büyük şölenlerle tazelerdik Bayramımızdın. Kuburlukların bütün kişniş ve badem doluydu. Şimdi dar dünya Ölümün büyük hızı kesildi." Terziler geldiler. Ateş ve kan getirmediler. Hüzünleri kan ve ateşti ama. Uğultulu bir şey Ekspresler garlarda kaldı, ilâçlar çıldırdılar Kenti bir baştan bir başa dolaştım, tıs yok Bütün odalara dağıldılar. Sürahiler tozlu, pabuçlar kurumuş yerlerde kırpıntılar, "oyulmuş yakalar, kolevlerinden arta kalanlar vatka pamukları, verevine şeritler, kopçalar, düğmeler, ilikler iplik döjküntüleri, kumaş parçaları, karanlık akşamüstleri ve sabahlar, dükkân tabelâları, kartvizitler..." kasıklarına kadar çıkmış, en ufak bir ölüm bile yok. Tarafsız bir aşk çağlıyordu onların solgunluğunda Mutfaklarını kilitlediler, büyük atsı giysiler kestiler, "Ey artık ölmüş olan at! -dediler- Koşuşun büyütürdü dünyayı senin! Sen nasıl da koşardın. Biz güneyde yatardık, sen koşardın Hangi at güzelse ondan da güzeldin Kuyruğun parlak savruluşuyla bölerdi bir karaya göğü ve yüceltirdi, ince bezekli kuskununu. Gemin güzel sesler çıkarırdı güzel ağzında, herkesi sevinçle haykırtan. Başın yaraşırdı düşüncemize ve gözlerine saygıyla bakardık..." Terziler geldiler. Durgunluktu o dökük saçık giyindikleri Yarım kalmışlardı. Tamamlanmadılar. Toplu odalarını sevdiler. Ölümü hüzünle geçmişlerdi, ateşe tapardılar. Kent eşiklerindeydi, ağlayışını duydular Kestiler, biçtiler, dikmediler ve gitmediler, iğnelerine iplik geçirip beklediler; "Ey artık ölmüş olan at! -dediler- En güzeli oydu işte, yüzünün savaşla ilişkisi. Boydanboya bir karşıkoyma, denge ve istekli bir azalma. Onu bilirdik. O ağaç senin kanınla beslenirdi, hepimizi besleyen. Bir ülkeyi yeniden yaratırdı şaşkınlığımız senin karşında, alışveriniş, alfabenin, iplik döküntülerinin ve her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği..." HIZLA GELİŞECEK KALBİMİZ hızla gelişecek kalbimiz kalbimiz hızla. sürgünlerin umutsuzluğunda kırık kalpler, yaralılar, onulmazlar farksız çarpanların umutsuzluğunda ve köprü başlarının umutsuzluğunda ve köprü başlarının umudunda. sular bitse bile, çiçekler atılırken oralara temiz bir ilişkinin bulutsuzluğunda ve eski dağlarda, eski dağlarda kış kovalarken ülkesini hızla gelişecek kalbimiz. kendi öz hüznümüzün öz tarlasında bozkır dayanıklılığımızın tarlasında kalbimiz ellerimiz ayaklarımız arasında ve kimsenin bölemediği şarkıyı güllerin, buğdayların ve acının şarkısını bir haziran uygulayacak sesimize. sütçünün sesiyle birlikte erkenci işçilerin sesiyle birlikte şoförün sesiyle birlikte sabah başlamış sarhoşların sesiyle birlikte yaman sarhoşların sesiyle birlikte ve yeni uyanışların ve yeni doğmuşların ve herkesin ve herkesin sesleriyle birlikte bir haziran uygulayacak kimse bölemiyecek ve kalbimiz hızla gelişecek. yıkıntılara karışan eski bir bahar büyük olmaya elverişli bir bahar eskiden yaşanılmış ve her şeye rağmen insanlara göre bir bahar suların kana kestiği yahut suların kana kestiği bir bahar. hızla gelişecek kalbimiz bir mavilik kalıbında bir odada, en olağan bir odada en sade, en insanca bir odada bir kadınla bir erkeğin olduğu bir odada bir kadın bir erkeğin bir kadınla bir erkek olduğu ellerin ve omuz başlarının birbirini bulduğu. birden gerçekliğini algılıyarak saat çalınca ve görünce güneşi birden vazgeçilmezliğini algılıyarak önemli ve gerekli buluşunu kendini birden hatırlıyarak geleceğe hazırlayınca olanca göğüslerini ve herşeye ve ölüme.kalbimiz hızla gelişecek çağımıza pek uygun bir hızla gelişecek kalbimiz (...)kalbimiz yerin ve göğün altedilmez bir dirilikte olduğu tutkumuz, direnmemiz, ellerimiz, kalbimiz. kalbimiz kalbimiz hızla gelişecek. Turgut Uyar SENFONİ Önce sesin gelir aklıma Çaresiz kaldıkça hep seni düşünürüm Güzel olan, dolgun başaklardaki sarışın sevinçli! Sonra cumartesi günleri gelir Sonra gökyüzü gelir hemen kurtulurum Bir yağmur yağsa da beraber ıslansak. Kırk kere söyledim bir daha söylerim Savaşta ve barışta karada ve denizde Düşkünlükte ve esenlikte Zamanımız apayrı bize göre Yanyana olduk mu elele Aç kalsak ağlamayız biliyorum. İçim güvercinleri okşamış gibi rahat Sen yanımdayken ister istemez Geniş meydanlarda akşam üstleri Üstüste üç kere deniz üç kere çınarlar Sen yanımdayken ister istemez Uzak ırmakları hatırlıyorum. Arasıra düşmüyor değil aklıma Yabancı kadınların sıcaklığı Ama Allah bilir ya ne saklıyayım Yanında ihtiyarlamak istiyorum. Turgut Uyar GÖĞE BAKMA DURAĞI İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar Şu aranıp duran korkak ellerimi tut Bu evleri atla bu evleri de bunları da Göğe bakalım Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım İnecek var deriz otobüs durur ineriz Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda Beni bırak göğe bakalım Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor Seni aldım bu sunturlu yere getirdim Sayısız penceren vardı bir bir kapattım Bana dönesin diye bir bir kapattım Şimdi otobüs gelir biner gideriz Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat Durma kendini hatırlat Turgut Uyar ISLAK ÇELTİKLERE benim bir sevincim var yüzün artık akşam bir çocuğun gülüşünü görüyorsun nereye baksam kıyımız uzak ve kuytuda ellerimiz sanki yok ellerimiz yok ama senin ellerini bir tutsam bazı çocuklar doğar bilirim bazı çocuklar doğmaz doğmayan çocuklar için bilmem ne yapsam ey çavlan. bitmeyen temmuz güneşi. ey aslan silkin. sakla harmanını. çocuğunu sakla ey aslan. suya kaptır kendini ellerin sanki yok bir güzel günde mızıkalarla bir alanda dursam sen yoksun gazeteler yok geçmişin razı değil bilmem ki doğmayan çocukları ben mi doğsam Turgut Uyar GEYİKLİ GECE Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta Her şey naylondandı o kadar Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı. Ama geyikli geceyi bulmadan önce Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk. Geyikli geceyi hep bilmelisiniz Yeşil ve yabani uzak ormanlarda Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan Hepimizi vakitten kurtaracak Bir yandan, toprağı sürdük Bir yandan kaybolduk Gladyatörlerden ve dişlilerden Ve büyük şehirlerden Gizleyerek yahut döğüşerek Geyikli geceyi kurtardık Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk Uç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz Bilir bilmez geyikli gece yüzünden Geyikli gecenin arkası ağaç Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı İster istemez aşkları hatırlatır Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş Şimdi de var biliyorum Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli Hiçbir şey umurumda değil diyorum Aşktan ve umuttan başka Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor. Biliyorum gemiler götüremez Neonlar ve teoriler ışıtamaz yanını yöresini Örneğin Manastırda oturur içerdik iki kişi Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi Geyikli gecenin karanlığında Aldatıldığımız önemli değildi yoksa Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak Gümüş semaverleri ve eski şeyleri Salt yadsımak için sevmiyorduk Kötüydük de ondan mı diyeceksiniz Ne iyiydik ne kötüydük Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı Ama ne varsa geyikli gecede idi Bir bilseniz avuçlarımız terlerdi heyecandan Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında Büyük otellerin önünde garipsiyorduk Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk Yahut bir adam bıçaklasak Yahut sokaklara tükürsek Ama en iyisi çeker giderdik Gider geyikli gecede uyurduk Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı Sultan hançerleri gibi ayışığında Bir yanında üstüste üstüste kayalar Öbür yanında ben Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım Eskimiş şeylerle avunamıyoruz Domino taşları ve soğuk ikindiler Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık Gölgemiz tortop ayakucumuzda Sevinsek de sonunu biliyoruz Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum İyice kurulamıyorum saçlarını Bir bardak şarabı kendim için içiyorum Halbuki geyikli gece ormanda Keskin mavi ve hışırtılı Geyikli geceye geçiyorum Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum. Turgut Uyar "**

hit counters