Blog nedir? . . . Kendine blog oluştur ;)

blogmedya

sık kullanılanlara ekleyin habersiz kalmayın

dua eller
İLKHABER
İlk Boğaz Köprüsü Projesi - II.AbdülhamidiyibayramlariyinoellerFree Photo hosting by PhotoLava.com Free Photo hosting by PhotoLava.com

N^ZIM HİKMET EL YAZISI



REKLAMSIZ KESİNTİSİZ SİNEMA KEYFİ TRT 1 HER ÇARŞAMBA SAAT:20:30

blogmedya farkı ile sofinin dünyası HERŞEY TÜRKİYE  İÇİN

TEMÎNAT

VALLÂH BİLLÂH.

Yazılar

Lümpenleşen halkın dili...

 

Günün Sözü
Siyaset, başkalarına sezdirmeden değişme sanatıdır.
Andre Malraux
 
Tarihte Bugün

Takvimler 08 şubat tarihini gösterdiği zaman

...1956 yılında,
Ekonomik sıkıntılar nedeniyle gazetelerin sayfaları 6'ya indirildi.


1977 yılında,
İstanbul gazetelerinin fiyatı 2 liraya çıktı.

 

 


Lümpenleşen halkın dili...

Kalitenin devamlı düştüğü, zevksizliğin dibe vurduğu ülkemizde lümpenlik, toplumun her tabakasında süratle yayılıyor

 


 

KEMAL KURAK 

Yoldan geçen yüz kişiye sadece "lümpen" kelimesinin anlamını sorsak, eminim ki bu 100 kişinin en az 90'ı bu soruya cevap veremez. Bunda şaşılacak bir şey yok. Genellikle, solcu aydınlar tarafından kullanılan bu tabiri son yıllarda çok fazla duyar olduk. Neden acaba?
Türk Dil Kurumu'nun sözlüğüne göre "lümpen" kelimesi şu anlamlara geliyor: 1. Marksçılık akımına göre toplumsal sınıf bilinci olmayan. 2. İçinde bulunduğu toplumun kültürüne yabancı düşen, sözde bilgili tutum ve davranışlarıyla itici olan. Başka bir sözlükte ise "lümpen" için "Düzenli işi olmayan ve siyasi sınıf şuuruna sahip bulunmayan yoksul kesim" deniyor. Kısaca "lümpen", toplumlarda sınıfını bulamamış küçük topluluklar. Bu anlama göre ülkemizde epey "lümpen insan" var, değil mi?
Bu yazıyı kaleme almamıza vesile olan şey, geçtiğimiz aylarda tiyatrocu Levent Tülek'in yazdığı Lumpen Sözlüğü adlı eserin gün geçtikçe değer kazanması. Çünkü, bugüne kadar "lümpen" denilen kesim hakkında toplu bir fikir veren bir çalışma, yapılmış değildi. Lümpenlerle ilgili sosyolojik bir eser yerine, doğrudan lümpenlerin diline dair bir kitabın yayınlanması son derece önemli. Kitabın diğer bir önemi şuradan kaynaklanıyor: İlk bakışta kitapta "lümpen" kesimin kullandığı kelimeler ve tabirler görülse de aslında her kesimden insanın söylediği kelimeler var. Sözgelimi fırça çekmek, kafana göre, gaza gelmek, sazan vs.

Herkesin dilinde
Evet, Lumpen Sözlüğü'nde yer alan kelimeler, ilginçtir ki, Cemil Meriç'in "Kanundan kaçanların dili" diye tabir ettiği argo kelimelere benzeyen, ancak argodan çok ayrı bir dile ait olan kelimeler. Bugün argo olarak bilinen kelimeler, yediden yetmişe herkesin dilinde. Aynı şekilde, lümpenlerin kullandığı kelimeler de gencinden yaşlısına, öğretmeninden öğrencisine, milletvekilinden bakkalına, gazetecisinden muhabirine, şarkıcısından seyircisine kadar çok geniş bir kitlenin diline dolanmış. Neden ama? Çünkü televizyon, cep telefonu ve internet gibi iletişim araçları sayesinde bu dil, ister bilinçli deyin, ister bilinçsiz deyin bir şekilde topluma benimsetilen bir dil haline geldi. Dikkat edin dizilerde, şarkılarda, gazetelerde, günlük konuşmalarda bu dil gün geçtikçe yaygınlaşıyor.
Tülek'in dediği gibi, yerleşik olmayan bir kültürün var ettiği bu dil, görünmez bir ağ gibi çevremizi sarıyor. "80'li yıllarda artan ve Özal döneminde doruğa çıkan umutsuz, politikasız, geçmişsiz ve geleceksiz kitlenin, günü yaşayan, köşeyi dönmek isteyen, kırla kent arasında sıkışıp kalmış insanların kodladığı bir dil bu." Bugün şehirlerde "sonradan görme" olarak tanımlanan kimselerin durumu, alt sınıf veya gecekondularda yaşayan ve "lümpen" diye anılan insanlardan pek farklı değil. Sözgelimi, "Oha olmak, kal gelmek, öğ gelmek, concon, tiki" gibi deyim ve kelimeler bu zengin lümpen gençler arasında türüyor. Kültür seviyesi yüksek insanlar arasında bile bu dilin konuşulduğunu görüyorsunuz. Lümpence kelimelerin bugün aydın diye gösterilen köşe yazarları, bilim insanları, öğretmenlerin de dilinden düşmemesi gelinen noktanın vahametini gösteriyor.
Ülkemizde lümpenleşme, henüz okul sıralarında başlıyor. Geleceğini göremeyen ve yönlendirilmeyen gençler, kendini çeteler içerisinde bulmaya çalışıyor. Edebiyattan bihaber olan gençlik, çok kısır ve argodan oluşan bir kelime hazinesi ile konuşuyor. Son yıllarda diziler ve internetin etkisiyle bazı ifadeleri yarı İngilizce, yarı Türkçe söyleyerek ucube bir şekle sokan gençleri anlamakta zorlanıyoruz.
Kimi zaman dilin canlı bir organizma olduğu ve zamanla evrime, değişime uğradığı söylenir. Evet, doğrudur bu. Tüketim kültürünün bir ürünü olduğu için bu kelimelerin kısa ömürlü olacağı ifade ediliyor. Oysa, Lumpen Sözlüğü'ne her geçen gün yeni bir kelime dahil oluyor. Düne kadar "ağır abi, canısı, elektrik almak, imaj yapmak, trip yapmak" gibi tabirleri kullanıyor muyduk? Dolayısıyla baktığımızda hal ve gidişin pek iyi olmadığını görüyoruz. Çünkü bu dil, artık sadece günlük bir iletişim dili değil ve hayatın her alanında kullanılacak kadar kanıksanmış durumda. Umutsuz, gayesiz, günü yaşayan, kısa zamanda zengin olmak isteyen ve kırla kent arasına sıkışıp kalmış bu kitlenin doğru ve temiz Türkçe kullanma diye bir kaygısı yok.
"Lümpen" kelimesi, sosyo-ekonomik açıdan en düşük sınıf olduğu kadar, popüler kültürün esiri olan ve ince zevk, estetik, sanat, kültür, medeniyetten yoksun zengin insanlar için de kullanılır. Aslında Türkiye'de şuurlu olarak içi boşaltılan nitelikli kültür yerine popüler kültür dayatılıyor. Kalitenin devamlı düştüğü, zevksizliğin dibe vurduğu ülkemizde lümpenlik, toplumun her tabakasında süratle yayılıyor. Türk toplumundaki yozlaşmayı süratle artıran bu sorun, zamanla Türkçe'de birbiri ardına yeni lümpence kelimeler çıkaracaktır...

 

İsmet Berkan Anayasa Mahkemesi'nin en zor sınavı


İsmet Berkan Anayasa Mahkemesi'nin en zor sınavı


Mahkeme, 'Yetkim şekil şartlarını incelemekle sınırlı' derse, değiştirilemez maddeler bir anlamda sahipsiz kalır; aksi ihtimalde mahkemeye onaylatmadan anayasa değiştirmek artık mümkün olamayacak...

08/02/2008 (68 kişi okudu)

Meclis, Anayasa'nın 10 ve 42. maddelerinde değişiklik yapıyor. Değişikliğin sebebi de belli, neredeyse 20 yıldan bu yana Anayasa Mahkemesi'nin bir kararına dayalı olarak sürdürülen üniversitede başörtüsü yasağına son vermek, başörtülü olduğu için üniversiteye gidemeyen, gittiyse mezun olamayan veya okula peruk takarak vs. devam etmek durumunda kalanları bu hallerinden kurtarmak.
Meclis çoğunluğuna sahip olan Adalet ve Kalkınma Partili milletvekilleri ile onlarla aynı yönde, yani Anayasa'nın değişmesi için oy kullanan Milliyetçi Hareket Partili ve Demokratik Toplum Partili milletvekilleri, 400 civarında oyla bu değişiklikleri kabul ettiler. Kural gereği değişiklik teklifi cumartesi günü, yani yarın bir kez daha Meclis'te görüşülecek ve yine kabul edilirse onay için Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün önüne gidecek. Gül birkaç gün önce değişiklik teklifini onaylayacağının sinyalini verdiğine göre önümüzdeki hafta anayasa değişiklikleri yürürlüğe girecek demektir.
Ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi, bu tartışma ilk başladığı günden beri anayasa değişikliğini Anayasa Mahkemesi'ne götüreceğini söylüyor. Ancak Anayasa Mahkemesi'nin anayasa değişiklikleri üzerindeki denetim yetkisi sınırlı. Anayasa'nın 148. maddesine göre mahkemenin yetkisi, "Anayasa değişikliklerinde ise, teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlıdır."
Ne var ki, CHP'liler, Anayasa Mahkemesi'nin bu kez hem bu sınırlar içinde kalıp hem de sınırı aşabileceğini düşünüyor. Bu düşüncenin temeli ise 70'li yıllara, o yıllarda Anayasa Mahkemesi'nin verdiği bazı kararlara dayanıyor.
Tartışmayı özetlemeye çalışayım:
Anayasamızın bazı maddelerinin değiştirilmesi, yine Anayasamıza göre 'teklif dahi edilemiyor.'
Örneğin bu maddelerden biri, Türkiye'nin başkentinin Ankara ve dilinin Türkçe olduğunu söyleyen madde.
Ama diyelim Meclis Anayasa'ya ek bir madde ekleme kararı alsa ve bu maddede de, Türkiye'nin başkentinin neresi olacağını belirleme konusunda Bakanlar Kurulu'na yetki verse, ne olur? Daha doğrusu Meclis böyle bir şeyi, yani değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen bir maddeyi dolaylı yoldan değiştirme işini yapabilir mi? Eğer değiştirirse, bu değişikliğin Anayasa'ya uygunluğu veya uygunsuzluğu Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenebilir mi?
Açıkçası bu sorunun bir cevabı yok. Bir yandan Anayasa, Anayasa Mahkemesi'ne çok net ve tartışmasız bir sınır belirlemiş. Ama bir yandan da Anayasa, 'Değiştirilmesi teklif dahi edilemez' diyerek mahkeme için çizilmiş sınırın dışında kalan muhatabı belli (Meclis) ama uygulayıcısı olmayan bir yasak getirmiş. Anayasa'da yer alan bu yasağı, anayasa değiştirirken 'tali kurucu iktidar' görevi yapan parlamento delerse ona engel olabilecek bir kuvvet var mıdır? Eğer Meclis'e engel olacak bir kuvvet yoksa, Anayasa'daki 'teklif dahi edilemez' yasağı anlamlı mıdır? Eğer anlamlı değilse, bir gün bir Meclis isterse aynı yasak kapsamında olan Cumhuriyet'in temel niteliklerini de değiştirebilir veya kaldırabilir mi?
* * *
Bu noktada bir nefes alıp 70'li yıllara dönmekte fayda olabilir, çünkü o yıllarda Anayasa Mahkemesi benzer durumlarla karşılaşmış ve hukuku zorlayarak da olsa çok net bir hareket tarzı benimsemiş.
1961 Anayasası'nın 147. maddesinin ilk fıkrası şöyleydi: "Anayasa Mahkemesi, kanunların ve Türkiye Büyük Millet Meclisi içtüzüklerinin Anayasa'ya uygunluğunu denetler."
Görüldüğü gibi maddede anayasa değişikliği olması halinde mahkemenin yetkili olup olmadığına dair bir hüküm bulunmuyordu. 1970 yılında yapılan bir anayasa değişikliği için Anayasa Mahkemesi'ne başvuruldu ve mahkeme bu başvuruyu kabul etti. Mahkemenin kabul gerekçesi, anayasa değişikliklerinin de birer 'kanun' olduğu ve bu yüzden de mahkemenin bu değişikliği Anayasa'ya uygunluk bakımından hem şekil hem de esastan inceleyeceği yönündeydi.
Anayasa değişikliğinin Anayasa'ya uygunluğunu denetlemek çok tartışmalı bir durumdu. Bu yüzden 20 Ağustos 1971'de Meclis bu maddeyi değiştirdi. 147. maddenin yeni birinci fıkrası şöyle yazıldı:
"Anayasa Mahkemesi, kanunların ve Türkiye Büyük Millet Meclisi içtüzüklerinin Anayasa'ya, anayasa değişikliklerinin de Anayasa'da gösterilen şekil şartlarına uygunluğunu denetler."
Böylece Anayasa Mahkemesi'nin yetkisinin sadece şekil denetimiyle sınırlanması öngörüldü. Hatta bu amaçla madde gerekçesine şöyle şeyler de yazıldı:
"Ancak, Anayasa Mahkemesi'nin Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin anayasa vazıı olarak yaptığı anayasa değişikliklerini denetlemesi söz konusu olamaz. Nitekim, Anayasamız 4. maddesinin 3. fıkrasında, 'Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasa'dan almayan bir devlet yetkisini kullanamaz' hükmü yer almıştır."
Madde gerekçesinde yapılan bu net sınırlamaya rağmen mahkeme, Cumhuriyet Senatosu üyesi Özer Derbil ve 31 arkadaşının, devlet güvenlik mahkemelerinin kurulmasıyla ilgili yapılan anayasa değişikliklerinin iptali istemiyle açtığı bir davayı kabul etti.
Mahkemenin 1973/19 esas sayılı kararını isteyen internetten okuyabilir. Bu kararda mahkeme, 1961 Anayasası'nın 9. maddesini tartışıyor önce.
"Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Anayasa hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez" diyen maddede korunan kelime 'Cumhuriyet' ama mahkemeye göre bu kelime, Anayasa'da yazılı Cumhuriyet nitelikleri (insan haklarına dayalı, laik, demokratik, sosyal, hukuk devleti) olmadan bir anlam ifade etmez. Yani mahkemeye göre aslında bu nitelikler de 'değiştirilmesi teklif dahi edilemez' koruması kapsamında olan konulardır.
Bu yorumla birlikte anayasa değişikliklerini, değiştirilemez niteliklere aykırılık olup olmadığı konusunda da denetlemeye, yani değiştirilmesi teklif edilemez maddelere aykırılıkları şekil denetimine dahil etmeye başlıyor Anayasa Mahkemesi.
Nitekim daha sonra mahkeme çeşitli yollardan yapılan başvurularla kimi anayasa değişikliklerini bu açıdan da denetlemeyi sürdürüyor. Benim görebildiğim bazı Anayasa Mahkemesi kararları şunlar: 1975/167 esas, 1976/38 esas, 1976/43 esas ve 1977/82 esas.
Mahkeme, 70'li yıllarda dört kez anayasa değişikliklerini iptal ediyor. Evet iptal ediyor. Bu iptallerden iki tanesi, 'hukuk devleti' ilkesine aykırılıktan!
Bütün bu kararlar meraklılarını internette bekliyor.
70'li yıllarda Anayasa Mahkemesi'nin yarattığı bu içtihattan kurtulmak için 12 Eylül Anayasası'nı hazırlayanlar mahkemenin anayasa değişikliklerini denetim yetkisini daha da kısıtlıyor ve bu amaçla şekil denetiminden ne anlaşılması gerektiğini açık açık yazıyorlar.
Belki bu sınırlama sebebiyle, belki bugüne kadar hiç bugünkü gibi bir siyasi gerginlik yaşanmadığından, 1982 Anayasası'nın üçte birden fazla bölümü muhtelif zamanlarda değiştirildiği halde Anayasa Mahkemesi'ne, 'Şu yapılan değişiklik Cumhuriyet'in temel niteliklerine aykırıdır' diye bir başvuru yapılmıyor.
Yani, 25 yılı aşkın süredir yürürlükte olan 1982 Anayasası, belki de ilk kez önümüzdeki haftadan sonra yapılacak bir CHP başvurusuyla bu açıdan incelenecek; bir anayasa değişikliğinin Anayasa'nın değiştirilmesi teklif dahi edilemez hükümlerine aykırılığı iddia edilecek.
* * *
Buradan en başa dönüyoruz: Acaba Anayasa Mahkemesi böyle bir iptal istemi önüne gelirse Anayasa'yı nasıl yorumlayacak? Acaba Anayasa'da yazılı sınırlar içinde kalıp sadece teklifin yeterli imzayla verilip verilmediği, oylamada uygun miktarda oyla kabul edilip edilmediği, iki kez oylama yapılıp yapılmadığı ve görüşmelerin ivedilikle yapılıp yapılmadığı gibi konulara mı bakacak, yoksa Anayasa'yı daha geniş yorumlayıp yapılan değişikliklerin değiştirilmesi teklif edilemez hükümlere aykırılık oluşturup oluşturmadığına da bakacak mı?
Eğer mahkeme CHP'lilerin ümit ettiği gibi, değişikliklere bir anlamda esas incelemesi de yaparsa, yapılan değişikliği onaylasa da onaylamasa da, kendi yetkisini ciddi biçimde genişletmiş olacak ve bundan böyle mahkeme tarafından onaylanmayan hiçbir anayasa değişikliği yapılamayacak.
Ve tahmin etmek zor değil, Anayasa Mahkemesi böyle bir yetkiyi kullanacak olursa, Anayasa'da yapılması düşünülebilecek en basit değişiklikler bile, kapsam itibarıyla Cumhuriyet'in temel nitelikleri veya 'Atatürk milliyetçiliği' gibi, 'ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlük' gibi hukuki anlamda sınırları belirsiz kavramların birinden biriyle irtibatlanarak parlamentonun 'tali kurucu iktidar' olma yetkisini Anayasa Mahkemesi ile paylaşması söz konusu olacak.
Tabii, Anayasa Mahkemesi, konuya CHP'lilerin ümit ettiği gibi yaklaşmayabilir ve kendisine Anayasa'yla verilmiş sınırların dışına çıkmayı reddedebilir.
O zaman da, bazı maddeler için 'değiştirilmesi teklif dahi edilemez' diyen Anayasa'nın 4. maddesinin uygulaması, parlamentoların ferasetine kalmış olur, bir anlamda boşluğa düşer.
Görüyorsunuz, üstünde fazla da düşünmeden edilen 'Bir cümle yeter' sözü üzerine başlayan bir anayasa değişikliği yarışı, Türkiye'yi, dünya demokrasi ve hukuk devletleri tarihi açısından çok ilginç bir yol kavşağına götürecek gibi duruyor.
Az önce söylemeye çalıştığım gibi, Anayasa Mahkemesi'nin açılacak bir iptal davasını Anayasa'nın 4. maddesi açısından değerlendirmesi de, böyle bir değerlendirme yapmayı reddetmesi de, davanın sonucu ne olursa olsun, Türkiye için ciddi bir dönüm noktasını oluşturacak.

Murat Belge 'Sorun'lar ve 'çözüm'ler


Murat Belge 'Sorun'lar ve 'çözüm'ler

 

Murat Belge

08/02/2008 (78 kişi okudu)

Bugünlerde aklımdan geçirdiğim bir konuyu Ahmet Altan çarşamba günü Taraf'ta yazmış. Konu, sorun çözmek için hiçbir şey yapmama alışkanlığımızdı. Bir şey yapmayarak sorunu büyütme huyumuz. Ahmet Altan bunu benden daha 'beliğ' cümlelerle anlatıyor: "Sorunların, biz onları çözdüğümüz zaman değil de çözmediğimiz zaman ortadan kalkacağına inanan tuhaf bir toplumuz."
Evet, tam da böyle.. derken, belki de tam böyle olmadığını, böyle olmayabileceğini düşünmeye başladım.
İmdi, bir ülkede sorunları kim çözer? Çözmeye 'etkili ve yetkili' olanlar çözer tabii. Bizde bunlardan var mı? Var elbette, 'önemli ve rütbeli' zevatımız, hiçbir zaman eksik değil ve zaten kendileri her daim hatırlatırlar, eksik olmadıklarını, olmayacaklarını...
Konunun anahtarı belki de 'sorun' dediğimiz şeyin tanımında. Belki onların 'sorun' dediği şeyi biz o gözle görmüyoruz, onlar da bizimkileri... Bu bir açıklama olabilir mi?
Ahmet Altan'ın yazısını okumadan önce benim aklımdan geçen 'sorun' şu Ergenekon konusuyla ilgiliydi. Hani, hep söylediğimiz şeyler: bir kamyon çarptı, aralanmaması gereken perdeler aralandı, görünmemesi gereken şeyler göründü.
Ahmet ve ben, benzer münafıklarız, bu olaya bakıp o görüneni görünce bizim burada 'sorun' diye çıkarsadığımız, böyle kolay akla gelmez ilişki ağlarıyla suç örgütleri kurulmuş olması, bunların kendi kafalarına göre 'vatan kurtarmak' üzere işlediği cinayetler, bu gibi olayların bir toplumun hayatı üzerinde oluşturduğu dayanılmaz ağırlık vb. 'Sorun' deyince biz böyle şeyler anlıyoruz.
Peki, o 'etkili ve yetkili'ler, 'önemli ve rütbeli' olanlar? Tahmin ediyorum ki onlar da Susurluk kamyon kazası gibi bir olaya bakınca, 'Burada sorun var' diyorlar.
Ama ortaklık bu noktada bitiyor. Çünkü bu noktada bizim gibiler için 'sorun', aralanan perdenin iyice açılması, toplumdan saklanan şeylerin gün ışığına çıkması ve tabii, nihai olarak, böyle şeylerin bir daha olmaması.
'Etkili ve yetkililer' içinse 'sorun' bunun tersi: bu perdeyi nasıl kapatırız, bu parlayan ışığı nasıl savunuruz, uygunsuz vaziyette yakalanan generali nasıl kamufle deriz? Ve tabii, nihai olarak, bu gibi şebekelerin ilanihaye çalışmaya devam etmesini nasıl sağlarız?
Bu soruları sorup sıraladıktan sonra, harekete geçiyorlar ve tabii 'etkili ve yetkili' oldukları için, 'sorun' olarak gördükleri şeyi çözüyorlar. Nedir çözüm?
O subay terfi ediyor, soru sormak isteyen Millet Meclisi'ne gitmeye tenezzül etmiyor, üç generale ifade veriyor, onlar şüphe çekici bir şey görmüyor.
Dava devam ettiğine göre ortada kesin bir şey yok. Ben de 'var' demiyorum, ama tutalım, varsayalım ki, şimdiye kadar ortalığa saçılan bilgilerde bir gerçeklik payı vardır. Bu ne demek?
'Etkili ve yetkililer'imiz öyle bir 'sorun' saptamış ve sonra bu 'sorun'u öyle bir biçimde çözmüş ki, işte Danıştay yargıcından Hrant, papazlara, misyonerlere bir yığın insan canından olmuş. Susurluk'un üstünü örtmek için harcanan çabalar o zaman üstünü açmak için harcansaydı, bu insanlıkdışı olaylar çok büyük bir ihtimalle yaşanmayacaktı vb.
Böyle olunca, 'sorun çözmüyorlar' diye yakınmaktan vazgeçiyorum galiba. "Ama çözmesinler, çözmedikçe birkaç ceset daha eksik kalabilir. Çözerlerse.. maazallah!"

Kimlik, vatandaşlık ve anayasa


Kimlik, vatandaşlık ve anayasa

Kimlik, vatandaşlık ve anayasa
Anayasa'daki, 'Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür' ifadesi için istediğimiz kadar 'Kucaklayıcı bir terimdir' diyelim, bugün dikkate değer sayıda vatandaşa göre ifade, en iyi ihtimalle 'asimilasyona zorlayıcı' bir etnik terim olarak algılanıyor

08/02/2008 (12 kişi okudu)

 

AYHAN ULUSOY 

Malum, parlamentomuz yeni bir anayasa hazırlığı içerisinde. Bugün sizlerle, bu yeni anayasanın kimlik ve vatandaşlık hususlarında nasıl olması gerektiği üzerine düşüncelerimiz paylaşacağız.
Kimlik, bugünün dünyasında karmaşık ve iç içe geçmiş bir yumak haline gelmiştir. Ataları İrlanda'dan Amerika'ya göçmüş birisi, kendini hem İrlandalı, hem Amerikalı, hem kadın, hem gazeteci, hem Katolik, hem New York'lu, hem Brooklyn'li, hem Yale'lı, hem demokrat, hem çevreci, hem de yalnızca bir insan olarak tanımlayabilir. Eğer isterse de bunlardan bir veya birkaçını diğerlerinden öne çıkarabilir. Kimlik unsurları, etnik, dilsel, millî, dinî, mesleki, siyasî, cinsî, kısacası insanları birbirinden ayıran her hangi bir özellik olabilir.

Kimlik dayatması
Bugün, kimsenin kimseye kalkıp "Senin kimliğin şudur... sen aslında busun..." demeye hakkı olmamalıdır. İnsanlar, kendilerini ne hissediyorlarsa odur. Bunun zorlamaya gelir tarafı yoktur. Alt ve üstkimlik tartışmaları da yersizdir. Zira bu, önceden tanımlanmış dışsal kimlik hiyerarşileri getirir ki bu da son kertede bir zorlamadır. Kişi, kendi kimlik unsurları arasında kendi başına bir hiyerarşi kurabilir, bu da zamanla değişebilir. Burada yanlış olan bunun dıştan zorlanmasıdır.
Gelelim mevzumuza...
1982 Anayasası'nın 66. maddesi aşağıda alıntılanmıştır:
"MADDE 66. Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.
Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür. (Son cümle mülga: 3.10.2001-4709/23 md.)
Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir.
Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz.
Vatandaşlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu kapatılamaz."
Burada, daha ilk cümleyle devletin vatandaşına bir kimlik zorlaması içinde olduğunu görüyoruz. Doğrudur, 'Türk' sözcüğü özellikle böyle bir metinde bir etnik kimlik değil, toparlayıcı ve kucaklayıcı bir millet ismi olarak kullanılmak istenmiştir. Anca, yine de bir kimlik zorlamasıdır ve bugünün dünyasında devletler böyle işlerle (ulus mühendisliği) uğraşmamalalılar.
Kaldı ki, biz istediğimiz kadar "bu kucaklayıcı bir terimdir" diyelim, bugün gelinen noktada hatırı sayılır sayıda vatandaş için bu artık en iyi ihtimalle 'asimilasyona zorlayıcı' bir etnik terim olarak algılanmaktadır. Bundan geri dönüş de yoktur.
Çıkar yol, devletin vatandaşlarına kimlik zorlamalarından uzaklaşması, ve kimlikler nezdinde nötr bir tavır takınmasıdır (tıpkı dinler nezdinde takınması gerektiği gibi).
Vatandaşlık hukukÎ bir durumdur. Bir bireyin bir devletle arasındaki, haklar ve görevler nezdindeki ilişkilerini belirler. Bu kadar. Bu gözle bakıldığında, ilk bakışta 66. maddenin ilk fıkrası aşağidaki gibi değiştirelibilirmiş gibi gözüküyor:
"Türkiye Cumhuriyeti devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır."
Böylelikle devlet, kendi vatandaşlarına kimlik zorlamasına son vermiş olacaktır. Yalnız, dikkat edilirse, önerilen haliyle bu maddenin ilk cümlesi, malumun ilanından ibarettir. Dolayısıyla tamamen kaldırılmalıdır.
Bu maddenin ikinci fıkrası, vatandaşlık hakkını kan bağıyla düzenliyor. Bu düzenlemenin anayasada yapılması gerekli değildir. Rahatlıkla kanunla da yapılabilir. Bu arada, sözü geçmişken, vatandaşlığın yalnızca kan bağıyla değil toprak bağıyla da (yani ülke sınırları içinde doğmakla da) hak edilen bir statü olması gerektiğini belirtmek isteriz. Anayasada da en fazlasıyla, "TC vatandaşlığının kazanımı kanunla belirlenir" gibi bir hüküm yer alabilir.
Bu maddenin, üçüncü ve dördüncü fıkraları, vatandaşlıktan çıkarılma kurallarını düzenlemektedir. Açıkça ifade etmek gerekir ki, bu ceza 12 Eylül kalıntısı arkaik bir cezadır.
Hiçbir vatandaşa reva görülememesi gerekir. Bu nedenle bu fıkralar da kaldırılmalıdır.
Bu durumda, şimdiki anayasanın 66. maddesini tamamen kaldırmak çok daha doğru olacaktır. Başka bir deyişle, bu madde yeni anayasada hiç yer almamalıdır.
Şimdiki haliyle 1982 Anayası'nın 66. maddesi, 1961 Anayasası'nın 54. maddesinin aşağı yukarı hiç değiştirilmeden alınmıştır.
Daha gerilere, 1924 Anayasası'nın 88. maddesine gidildiğinde ilk cümlenin "Türkiye'de din ve ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese 'Türk' denir." şeklinde olduğu görülecektir. Yani kısacası 1924 Anayasası bile, bu mevzuda, şimdiki anayasadan daha esnek ve özgürlükçüdür. Ancak, tabii ki günümüzde böyle bir ifadeye bile gerek olmamalı, devlet vatandaşına kimlik dayatmamalıdır. Hatta daha da ileri gidilmeli, anayasının değişik yerlerine serpiştirilmiş başka kimlik-dayatıcı ifadelerden de kaçınılmalıdır. Başka bir husus da, bu mevzunun diğer devletlerin anayasalarında nasıl yer aldığıdır. Biz, dilimiz el verdiğince kendi çapımızda bir araştırma yapıp bellibaşlı beş ülkenin anayasalarına baktık (Fransa, ABD, Belçika, İsviçre, Avustralya). 66. maddenin ilk cümlesine benzer bir ifadeyle karşılaşmadık. Bir örneğine rastlayan olur da bize bildirirse sevineceğiz.
Kimlik mevzu bahis olduğunda, yapılacaklar tabii ki yalnızca anayasa değişikliği ile bitmiyor. Bu konuda hepimizin tolerans içinde hareket etmemiz gerekmektedir. Kökeni ne olursa olsun, hiç kimse birbaşkasına kimlik zorlamalarına girişmemelidir. İsteyen kendine, "Türk", "Kürt", "Çerkez", "Rum", "Ermeni", .. diyebileceği gibi, "Kürt kökenli Türk", "Türkiyeli", ... gibi ifadeler de kullanabilmelidir. Bu konuda kimse kimseye zorlamaya girişmeden.
Unutmayalım ki, bizleri birbirimize bağlayan hukuki bir gerçeklik, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı gibi bir kavram vardır. Anayasal vatandaşlık dedikleri budur.

Ayhan Ulusoy: Araştırmacı yazar

Uluslararası toplum can çekişiyor


Uluslararası toplum can çekişiyor

Uluslararası toplum can çekişiyor
08/02/2008 (2 kişi okudu)

 

HALİS ÇELEBİ 

İran ne zaman ABD'nin dostu olur? 'ABD'nin cebine girdiği zaman'. İşte o zaman, İran dost ve demokratik bir devlet sayılır. Fakat 'Amerikan-Siyonist-İran çağı'nda yaşıyoruz. Zayıf Arapların kurtuluş umuduyla güçlülere dayanmaktan başka seçeneği yok. Tıpkı Suriye'nin İran'a, bazı Körfez ülkelerinin de sıcak Amerikan kucağına sığınmak için acele etmesi gibi...
Tarihten ders almayanlar hataları tekrarlar. Amerikalı general H. Norman Schwarzkopf, 1953'te İran başbakanı Musaddık'a 5 milyon dolarlık bir darbe yaptı. Şah'ı, zorla tekrar tahtına getirdiler.
Çoğu Arap ve Afrika ülkesinde de durum böyle. İsyan edene sopa var. Tıpkı Burkina Faso'da (sol görüşlü eski başbakan) Sankara'ya yapıldığı gibi. Kuralın dışına çıktığında onu öldürdüler, belgelerini yaktılar. Aynı şey Körfez Savaşı'nda oğul Schwarzkopf'la tekrarlandı. Schwarzkopf, Kuveyt'ten çekilen Iraklılardan 70 binini yaktı. Tıpkı bazılarının Lübnan'da 1975 işgalinde yaptığı gibi. Fakat ABD Lübnan'ın işgal edilmesi karşısında sessiz kaldı ve Suriye'ye 'sen girmezsen biz gireriz' dedi. Sonrasındaysa, ABD'nin onay verdiği Şah'ın devrilmesiyle bir sarsıntı yaşandı. İran'ın nükleer silahlanması da, bu devrim nedeniyle ABD'yi kızdırdı. İranlılar ve Araplar, silah ve gücün tanrılığına inanıyor. Bu nedenle ABD'ye tutsaklar. Şah hâlâ tahtta olsaydı, İsrail gibi nükleer silaha sahip olurdu. Bush bölge ziyaretinde, Körfez ülkelerinden önce Şah'ı, oğlunu ve eşlerini ziyaret ederdi.
Dünya Roma'nın MÖ 146'daki Kartaca savaşı sonrasındaki durumunu hatırlatan yeni bir sürece giriyor. Fakat Oswald Spengler 'Batı'nın Çöküşü' adlı kitabında, Kartaca'nın sonunun Roma'nın da sonunu ilan ettiğini savunuyor. Bu savaştan sonra, imparatorluk emperyalist bir devlete dönüşüp yıkıldı. İslam'ın 7. yüzyılda bölgeyi geri almasını böyle açıklanıyor. Çünkü halklar İslam'ın gelişini olumlu karşıladı.
Bugün dünya dönüşümü kabul ediyor. BM can çekişiyor. Arap Birliği bir ceset. 'Korku konseyi' haline gelen Güvenlik Konseyi'nin görevi, veto hakkıyla adaleti işlemez kılmak. İslam Konferansı Örgütü zararsız bir hayalet. Afrika Birliği hastaları şeytan kovarak tedavi eden bir büyücü gibi. (Birleşik Arap Emirlikleri gazetesi İttihat, 6 Şubat 2008)

Türkiye yabancılardan korkan 'mutlu' ülke


Türkiye yabancılardan korkan 'mutlu' ülke

Türkiye yabancılardan korkan 'mutlu' ülke
Toplumların zaman içindeki değişimini takip eden en geniş kapsamlı araştırmaya göre Türkiye mutluluk ve maddi tatmin oranı artan, 'kendine güvensiz' bir ülke!

08/02/2008 (12 kişi okudu)

RADİKAL - İSTANBUL - Türkiye yabancılara karşı güvensiz. Türkiye'de aktif siyasal katılım zayıf ve marjinal gruplara karşı duyulan hoşgörü düşük. Ayrıca kendi dilinden başka bir dil konuşanları istemeyenlerin oranı dörtte bir. İfade özgürlüğüne önem verenlerin oranı hızla düşüyor. Buna karşın 'mutsuzum' diyenlerin oranı da düşüyor. Türkiye'yi tarif eden tüm bu ifadeler 'Dünya ve Avrupa Değerleri Araştırmaları'nın Türkiye ayağının sonuçlarından alındı.
Dünya ve Avrupa Değerler Araştırmaları 1981 yılında dünyanın birçok ülkesinde başlayan bir proje. Toplumların zaman içindeki değişimi karşılaştırmalı olarak araştırılıyor.
Türkiye bu projeye 1990 yılında katıldı. 1996, 1997, 2000 ve 2001 yıllarında araştırmalar yapıldı. Son olarak 2007 yılında 41 ilde 1579 kişiyle yüz yüze görüşülerek 'Türkiye Değerler Araştırması' gerçekleştirildi. Ayrıca buna paralel olarak da 'Elitler Araştırması' yürütüldü.
Bu kapsamda da medya elitleriyle 226, 22'nci dönem milletvekilleriyle de 148 kez yüz yüze görüşüldü
Bahçeşehir Üniversitesi İşletme Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yılmaz Esmer, koordine ettiği bu araştırmanın sonuçlarını Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi'nin (Betam) açılışında açıkladı. İşte araştırmanın bazı sonuçları:
YABANCIYA GÜVENMEZ: Halkın yüzde 44'ü yabancı milletlerden insanlara 'pek güvenmezken', yüzde 29'u hiç güvenmiyor.
DİLEKÇE İMZALAMAZ: Aktif siyasal katılım, özgürlükler, demokratik değerler, tolerans gibi alanlarda yer yer gerileme söz konusu. 'Ben kesinlikle siyasal görüş bildiren bir toplu dilekçeye imza atmam' diyenler 1990-2001 arasındaki araştırmada yüzde 45 civarındayken, 2007'de bu oran yüzde 53.
ÇEVRESİNDE 'MARJİNAL' İSTEMİYOR: Marjinal gruplara hoşgörü düşük. Yüzde 88'i eşcinselleri komşu olarak istemiyor. Yüzde 65'i 'nikâhsız yaşayan çiftleri', yüzde 63'ü 'tanrıya inanmayanları', yüzde 30'u 'oruç tutmayanları', yüzde 25'i 'başka anadili olanı', yüzde 9'uysa 'tesettürlüyü' komşu olarak istemiyor.
ORDUYA GÜVENİR: Kurumlara güven araştırmasında ordu ilk sırayı aldı. Yüzde 74'ü en çok orduya güvendiğini söyledi. Bunu sosyal güvenlik kurumları, sağlık kurumları, Anayasa Mahkemesi, mahkemeler, üniversiteler, polis, din adamları izledi. En güvenilmeyen kurumsa yüzde 70'le IMF. Bunu basın, Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler, televizyon, siyasi partiler, işçi sendikaları ve büyük şirketler izliyor.
ÖNCE ASAYİŞ: 'Hükümetin hedefleri konusunda' sıralama yapılması istendiğinde asayiş ve düzenin sağlanmasının önem kazandığı anlaşılıyor. asayiş ve düzenen sağlanmasını isteyenlerin oranı 2001 yıında yüzde 28'ken şimdi yüzde 53. Buna karşın ifade özgürlüğüne verilen önemse gerilemiş. 2001'de yüzde 21'ken 2007'de yüzde 11'e düşmüş.
TÜRK OLMAKTAN GURURLU: Araştırmada 'Türk olmaktan ne kadar gurur duyulduğu' da soruldu. Yüzde 77'si 'son derece', yüzde 14'i 'oldukça' derken yüzde 6'sı Türk olmadığını, yüzde 3'ü 'pek gurur duymadığını' söyledi. Yüzde 1'inin cevabı da 'hiç gurur duymuyorum' oldu.
ORUÇ TAMAM, NAMAZ BİRAZ: Araştırmaya katılanların dini davranış oranları şöyle: Yüzde 89'u oruç tutuyor, yüzde 47'si her gün namaz kılıyor, yüzde 75'i son bayramda namaz kılmış, yüzde 63'ü haftada bir kere camiye gidiyor. Yüzde 61'i başörtülü.
REİS ERKEKTİR: Dörtte üçü aile reisinin erkek olması gerektiği görüşünde. Onda biri erkeğin çokeşli olabilmesini onaylıyor. Üçte ikiye yakını kadının kocasına itaat etmesini uygun buluyor. 'Kadın bazen kocasından dayağı hak edebilir' diyenler ise beşte bire yaklaşıyor.
MUTLULUK ARTIYOR: 2001 krizinden sonra mutluluk oranı düşmüştü. 2007'de halk eski mutluluk düzeyine çıktı. 2001'de yüzde 41 olan mutsuzların oranı, 2007'de yüzde 13'e düştü.
MEDYA EN SOLDA: Elitler araştırmasına gelince; Sağ-sol cetvelindeki konumlarına bakıldığında genel seçmen kitlesi ortalama olarak hem parlamentodan hem de medyadan daha sağda görünüyor. En solda ise medya elitleri var. AKP milletvekilleri kendi seçmenlerini olduklarından biraz daha solda, CHP milletvekilleriyse tam tersine biraz daha sağda tahmin ediyor.

* * * * *

Batı'dan farkımız budur
Atatürk 'Türk, övün, çalış, güven' diyor ama... Araştırma koordinatörü Prof. Dr. Yılmaz Esmer ortaya çıkan Türkiye tablosunu şöyle çizdi: "Türkiye düşük güvenli bir toplum. Bizi Batı Avrupa'dan ayıran en önemli farklılıklarımızsa dinin bizim için çok önemli olması, kadın-erkek ilişkilerine bakış açımız ve kadını toplumdaki rolü, aktif siyasete katılımla özgürlüklere, demokratik değerlere ve toleransa yaklaşımımız. Ayrıca kişiler arası güvensizlik."

* * * * *



Mutluluk artıyor 2001 yılında bir ara en düşük değere inen mutluluk düzeyi, 2007 yılında yeniden tırmanmış, mutsuzluk düzeyi azalmış.

* * * * *


Maddi durum nasıl? 2000'li yıllarda yine en düşük değerine inen maddi durumdan tatmin düzeyi 2007 yılında yükselerek zirveye ulaşmış.

* * * * *


Aile yapısı tutucu 2007 yılında Türk ailesinde yine erkek egemen değerler hâkim. Aile reisi erkek. Beş kişiden birine göre kadın dövülebilir.

* * * * *


Vatandaşsan yasaya uyacaksın Ne doğum yeri ne de atalar. Vatandaşlık bağında en önemli kriter, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına uymak.

Türkiye yabancılardan korkan 'mutlu' ülke


Türkiye yabancılardan korkan 'mutlu' ülke

Türkiye yabancılardan korkan 'mutlu' ülke
Toplumların zaman içindeki değişimini takip eden en geniş kapsamlı araştırmaya göre Türkiye mutluluk ve maddi tatmin oranı artan, 'kendine güvensiz' bir ülke!

08/02/2008 (12 kişi okudu)

RADİKAL - İSTANBUL - Türkiye yabancılara karşı güvensiz. Türkiye'de aktif siyasal katılım zayıf ve marjinal gruplara karşı duyulan hoşgörü düşük. Ayrıca kendi dilinden başka bir dil konuşanları istemeyenlerin oranı dörtte bir. İfade özgürlüğüne önem verenlerin oranı hızla düşüyor. Buna karşın 'mutsuzum' diyenlerin oranı da düşüyor. Türkiye'yi tarif eden tüm bu ifadeler 'Dünya ve Avrupa Değerleri Araştırmaları'nın Türkiye ayağının sonuçlarından alındı.
Dünya ve Avrupa Değerler Araştırmaları 1981 yılında dünyanın birçok ülkesinde başlayan bir proje. Toplumların zaman içindeki değişimi karşılaştırmalı olarak araştırılıyor.
Türkiye bu projeye 1990 yılında katıldı. 1996, 1997, 2000 ve 2001 yıllarında araştırmalar yapıldı. Son olarak 2007 yılında 41 ilde 1579 kişiyle yüz yüze görüşülerek 'Türkiye Değerler Araştırması' gerçekleştirildi. Ayrıca buna paralel olarak da 'Elitler Araştırması' yürütüldü.
Bu kapsamda da medya elitleriyle 226, 22'nci dönem milletvekilleriyle de 148 kez yüz yüze görüşüldü
Bahçeşehir Üniversitesi İşletme Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yılmaz Esmer, koordine ettiği bu araştırmanın sonuçlarını Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi'nin (Betam) açılışında açıkladı. İşte araştırmanın bazı sonuçları:
YABANCIYA GÜVENMEZ: Halkın yüzde 44'ü yabancı milletlerden insanlara 'pek güvenmezken', yüzde 29'u hiç güvenmiyor.
DİLEKÇE İMZALAMAZ: Aktif siyasal katılım, özgürlükler, demokratik değerler, tolerans gibi alanlarda yer yer gerileme söz konusu. 'Ben kesinlikle siyasal görüş bildiren bir toplu dilekçeye imza atmam' diyenler 1990-2001 arasındaki araştırmada yüzde 45 civarındayken, 2007'de bu oran yüzde 53.
ÇEVRESİNDE 'MARJİNAL' İSTEMİYOR: Marjinal gruplara hoşgörü düşük. Yüzde 88'i eşcinselleri komşu olarak istemiyor. Yüzde 65'i 'nikâhsız yaşayan çiftleri', yüzde 63'ü 'tanrıya inanmayanları', yüzde 30'u 'oruç tutmayanları', yüzde 25'i 'başka anadili olanı', yüzde 9'uysa 'tesettürlüyü' komşu olarak istemiyor.
ORDUYA GÜVENİR: Kurumlara güven araştırmasında ordu ilk sırayı aldı. Yüzde 74'ü en çok orduya güvendiğini söyledi. Bunu sosyal güvenlik kurumları, sağlık kurumları, Anayasa Mahkemesi, mahkemeler, üniversiteler, polis, din adamları izledi. En güvenilmeyen kurumsa yüzde 70'le IMF. Bunu basın, Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler, televizyon, siyasi partiler, işçi sendikaları ve büyük şirketler izliyor.
ÖNCE ASAYİŞ: 'Hükümetin hedefleri konusunda' sıralama yapılması istendiğinde asayiş ve düzenin sağlanmasının önem kazandığı anlaşılıyor. asayiş ve düzenen sağlanmasını isteyenlerin oranı 2001 yıında yüzde 28'ken şimdi yüzde 53. Buna karşın ifade özgürlüğüne verilen önemse gerilemiş. 2001'de yüzde 21'ken 2007'de yüzde 11'e düşmüş.
TÜRK OLMAKTAN GURURLU: Araştırmada 'Türk olmaktan ne kadar gurur duyulduğu' da soruldu. Yüzde 77'si 'son derece', yüzde 14'i 'oldukça' derken yüzde 6'sı Türk olmadığını, yüzde 3'ü 'pek gurur duymadığını' söyledi. Yüzde 1'inin cevabı da 'hiç gurur duymuyorum' oldu.
ORUÇ TAMAM, NAMAZ BİRAZ: Araştırmaya katılanların dini davranış oranları şöyle: Yüzde 89'u oruç tutuyor, yüzde 47'si her gün namaz kılıyor, yüzde 75'i son bayramda namaz kılmış, yüzde 63'ü haftada bir kere camiye gidiyor. Yüzde 61'i başörtülü.
REİS ERKEKTİR: Dörtte üçü aile reisinin erkek olması gerektiği görüşünde. Onda biri erkeğin çokeşli olabilmesini onaylıyor. Üçte ikiye yakını kadının kocasına itaat etmesini uygun buluyor. 'Kadın bazen kocasından dayağı hak edebilir' diyenler ise beşte bire yaklaşıyor.
MUTLULUK ARTIYOR: 2001 krizinden sonra mutluluk oranı düşmüştü. 2007'de halk eski mutluluk düzeyine çıktı. 2001'de yüzde 41 olan mutsuzların oranı, 2007'de yüzde 13'e düştü.
MEDYA EN SOLDA: Elitler araştırmasına gelince; Sağ-sol cetvelindeki konumlarına bakıldığında genel seçmen kitlesi ortalama olarak hem parlamentodan hem de medyadan daha sağda görünüyor. En solda ise medya elitleri var. AKP milletvekilleri kendi seçmenlerini olduklarından biraz daha solda, CHP milletvekilleriyse tam tersine biraz daha sağda tahmin ediyor.

* * * * *

Batı'dan farkımız budur
Atatürk 'Türk, övün, çalış, güven' diyor ama... Araştırma koordinatörü Prof. Dr. Yılmaz Esmer ortaya çıkan Türkiye tablosunu şöyle çizdi: "Türkiye düşük güvenli bir toplum. Bizi Batı Avrupa'dan ayıran en önemli farklılıklarımızsa dinin bizim için çok önemli olması, kadın-erkek ilişkilerine bakış açımız ve kadını toplumdaki rolü, aktif siyasete katılımla özgürlüklere, demokratik değerlere ve toleransa yaklaşımımız. Ayrıca kişiler arası güvensizlik."

* * * * *



Mutluluk artıyor 2001 yılında bir ara en düşük değere inen mutluluk düzeyi, 2007 yılında yeniden tırmanmış, mutsuzluk düzeyi azalmış.

* * * * *


Maddi durum nasıl? 2000'li yıllarda yine en düşük değerine inen maddi durumdan tatmin düzeyi 2007 yılında yükselerek zirveye ulaşmış.

* * * * *


Aile yapısı tutucu 2007 yılında Türk ailesinde yine erkek egemen değerler hâkim. Aile reisi erkek. Beş kişiden birine göre kadın dövülebilir.

* * * * *


Vatandaşsan yasaya uyacaksın Ne doğum yeri ne de atalar. Vatandaşlık bağında en önemli kriter, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına uymak.

Radikal İslam'a karşı eğitim hakkı


Radikal İslam'a karşı eğitim hakkı

Radikal İslam'a karşı eğitim hakkı
Türkiye'de üniversitelerde türban yasağının kaldırılmasına karşı çıkan laikler şunu anlamalı: Eğitimli, dini bütün kadınlar, kadın düşmanı olan gerçek İslamcılara karşı en iyi savunma. Laik kadınların, türbanlı hemcinslerinin hayata tam katılım talebine karşı çıkmasıysa ironik

08/02/2008 (10 kişi okudu)

 

Grenville Byford 

Kulağa çok basit geliyor. Başörtüsü takmayı tercih eden genç kadınlar, ki yüzde 60 kadarı tercih ediyor, bu halde Türk üniversitelerine giremiyor. Türklerin büyük çoğunluğu yasağın kaldırılmasından yana ve kısa süre önce yeniden seçilen AKP hükümeti (milliyetçi muhalefet partisi MHP'yle birlikte) anayasayı değiştirmek için gereken üçte iki oya kolayca ulaşabiliyor. Ancak mecliste bu hafta yapılan oylama sadece bir başlangıç. Yasağın kalkmasına karşı çıkan Türkiye'nin yerleşik laik azınlığı nuh diyor peygamber demiyor.
Geçen cumartesi Ankara'da düzenlenen başörtüsü karşıtı gösteriye 100 bin kişinin katılması kulağa inanılmaz gibi geliyor, fakat Türkiye büyük gösterilerin ülkesi. Tahminlere göre geçen nisanda yapılan AKP karşıtı gösteriye 500 bin kişi katıldı, ama bu AKP'nin seçimi rahatça kazanmasını engellemedi. Gerçek mücadele başka yerde.

Ordu çatışmaya da karşı olabilir
Başörtüsü yasağını kaldırmak yönündeki mevcut girişim (ilk olarak YÖK'ün yürürlüğe koyduğu bir düzenleme bu) ilk örnek değil. Başbakan Turgut Özal da bunu denemişti ama Cumhurbaşkanı Kenan Evren ve mahkemelerin direnişiyle karşılaştı. Nihayet 1989'da Anayasa Mahkemesi, kampüste başörtüsüne izin vermenin 'laiklik ilkesinin', yani Anayasa'nın 2. Maddesi'nin ihlali olduğuna hükmetti. Söz konusu madde Türkiye'nin 'laik' bir cumhuriyet olduğunu belirtiyor -fakat kavram hiçbir yerde tarif edilmiyor. Laiklere göre, Anayasa'nın 4. maddesi 2. maddenin değiştirilmesini yasakladığı için yasak kalkmış olmayabilir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne 1998'de başörtüsü yasağıyla ilgili yapılan başvuru aleyhte kararla sonuçlanmıştı; memnun laiklere göre, mahkeme bu kararla yasağı desteklemiş oldu.
Ancak aslında söylediği şuydu: Yasak 'başkalarının haklarını ve özgürlüklerini korumak yönünde meşru amaçları gözettiği için' Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırı değildi. Yasağın gerekliliği konusunda Türk makamlarına yeşil ışık yakmayı reddeden mahkeme, aykırılık kararı da vermedi -son derece şartlı bir destek söz konusuydu.
AKP/MHP'nin şu anki planı, 'giyim kuşamlarından' dolayı hiçbir öğrencinin üniversite eğitimi hakkının kısıtlanamaması amacıyla Anayasa'nın 10. ve 42. maddelerini değiştirmek. Anayasa Mahkemesi'nin Anayasa değişikleri konusunda aykırılık kararı vermesi zor. Diğer taraftan AKP ve MHP değiştirilemez 2. maddeye el atarsa (ki Anayasa Mahkemesi'nin 1989 tarihli kararının mantığı uyarınca, yasağı kaldırmak için bu maddeye gitmek zorundalar), ayrılık kararıyla karşılanabilirler. Bir başka nokta da şu: 4. madde, 2. maddenin değiştirilmesinin 'teklif dahi edilemeyeceğini' söylüyor ve Yargıtay başsavcısı iktidardaki AKP'ye karşı kapatma davası açabileceği tehdidi savurdu.
Peki ne olacak şimdi? Çatışmadan kaçınmanın birkaç yolu var. Birincisi YÖK yasağı kaldırabilir -yeni başkanı bundan yana. Ancak kurulun çoğunluğu başkanla aynı fikirde değil gibi görünüyor. Buna alternatif olarak Anayasa Mahkemesi AKP/MHP'nin yapacağı değişiklikleri görmezden gelebilir. Fakat yasağın kaldırılmasının ateşli karşıtı olan laik muhalefet partisi CHP bir karar verilmesinde ısrar ederse mahkemenin bunu yapması mümkün olmaz.
Yargıçlar 1989 hükmünü değiştirebilir elbette, fakat geçen yıl cumhurbaşkanı seçmek için yeterli oy çoğunluğu konusunda (bir üyesi hariç) hakikaten rezalet kararlara imza atan ve erken seçime yol açan bir mahkemeden söz ediyoruz. Ordu bir çatışmadan kaçınmalarını fısıldarsa çark edebilirler, fakat etmeyebilirler de. Reforma karşı çıkan Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, 'ordunun tavrını herkesin bildiğini' söylüyor. Fakat ordu reform kadar çatışmaya da karşı olabilir.
Sorunu potansiyel olarak çözümsüz kılan şey, anayasadaki değiştirilemez maddeler (toplam üç madde), yanı sıra mahkemenin söz konusu maddeleri inanılmaz biçimde geniş yorumlaması. 1980 darbesinin sonrasında dayatılan bu maddeler, askeri idarenin başka araçlarla sürmesi anlamına geliyor. 1983'te yapılan referandumda anayasanın kabul edildiği doğru, fakat gerçek bir tercih miydi bu? Kaldı ki demokrasi bir neslin çocuklarını bağlayacak kararlar almasına izin verir mi? Aslında yeni, daha liberal bir anayasa üzerinde mesai sürüyor, durumu kurtarıcı bir çözüm buradan çıkabilir belki.
Azınlığın korumaya çalıştığı şey, modern Türkiye'nin kurucusu Atatürk'ün toplumsal sözleşmesi. Atatürk kadınları genç cumhuriyette aktif rol oynamaya teşvik etmiş ve seçkinler de 1920'lerin modernitesiyle uyum halinde başörtülerini isteyerek çıkarmıştı. Hayata katılmak gibi bir arzu sergilemeyen muhafazakâr kadınların kapalı giyinmeye devam etmesine izin verildi. Herkes sözleşmeyi kabul etti. Türkiye'nin giderek refaha kavuşan muhafazakâr iç bölgelerinden gelen kızların eğitim ve kariyer arayışına girdiği 1970'lerin sonunda bu durum değişti. Bu kızların çoğu, hayata katılım için başörtülerini çıkarmayı reddetti. Yerleşik laik yapıya göre, o bildik İslamcı deve kapıdan burnunu sokmaya başlamıştı. Buna göz yumulursa deve kısa süre sonra tamamen içeri girecek ve bütün kadınlar örtünmek zorunda kalacaktı. Ve bu sadece bir başlangıç olabilirdi. Sonuç: 1982'de kampüslerde başörtüsü yasaklandı.

Gençler daha ılımlı
Laikler bir yanıyla haklı: Bir deve mevcut. Fakat İslamcı değil, dişi bir deve bu. Örtünen kadınların öncüleri sadece üniversite eğitimi istemiyor. Zaman içinde, kamu kurumlarındaki başörtüsü yasağı nedeniyle mahrum bırakıldıkları adalet ve siyaset gibi işleri de talep edecek. Zeki laikler, başörtüsünün sadece kampüste olduğu deneme dönemini, bir kadının giyimini tercih edebilme hakkını koruyan ayrımcılık karşıtı yasaları desteklemek için kullanırdı. Hatta bu bakımdan Başbakan Erdoğan onların potansiyel müttefiki bile olabilirdi. Neticede başörtüsü takmanın 'bir kadının tercihi' olduğunu söyleyerek liberal ve dini açıdan tutarlı bir tutum sergiliyor. Laikler şunu da idrak edebilir: Eğitimli, başarılı, dini bütün Müslüman kadınlar, iflah olmaz kadın düşmanları olan gerçek İslamcılara karşı en iyi savunmadır.
Tuhaflık, başörtüsünün en keskin karşıtlarının laik kadınlar olması. Bir Amerikalı, bu kadınların toplumda tam anlamıyla yer alabilme talebinde örtünen kız kardeşlerini destekleyeceğini sanabilir. Belki de bu destek gençlerden geliyor. Türkiye'de örtülü ve örtüsüz kadınların kol kola dolaşıp başka yerlerdeki akranları ne yapıyorsa onu yaptığı görüntüler yaygınlık kazanıyor. Türkiye'nin iyiliğini düşünen herkes geleceği bu dostluk manzarasının belirlemesini umut etmeli. Fakat öyle bir gelecek ne zaman gelecek? (4 Şubat 2008)

ÖSS KILAVUZU 14 ŞUBATTA ELE ALINACAK

BELÇİKA'DA TERÖRİSTLER SERBEST

ResimBRÜKSEL - Belçika adaleti, uzun yıllar süren bir yargılama sürecinin ardından geçen yıl ağır hapis cezalarına çarptırdığı, ancak adli bir hata nedeniyle kararlarını iptal ederek serbest bıraktığı terör örgütü DHKP-C üyelerinin "yeniden yargılanma" sürecini Anvers Temyiz Mahkemesinde geçen yıl sonunda tamamlamasından sonra, son kararını açıkladı.
Anvers Mahkemesi, söz konusu sanıkların bazılarına daha önce verilen cezaları geniş ölçüde hafifletirken bazı sanıklar beraat etti.
Terör örgütü yandaşları tarafından alkışlarla karşılanan mahkeme kararına göre, gıyabında yargılanan terör örgütünün başı Dursun Karataş ile Zerrin Sarı, Şükriye Akar ve Bahar Kimyongür beraat ettiler.
Firarda bulunan terörist Fehriye Erdal 2 yıl hapis, 1230 avro para cezasına, Musa Asoğlu 3 yıl hapis, 1230 avro para cezasına, Kaya Saz 21 ay hapis ve 1230 avro para cezasına çarptırıldılar.
Hapis cezası alan sanıkların daha önce tutuklu bulundukları süreler dikkate alındığından, tutuklanmalarına gerek görülmedi.
Anvers Mahkemesi, önceki kararların aksine, DHKP-C'yi ''terör örgütü'' olarak nitelendirmeyi de reddetti.

SANIKLAR VE ÖRGÜT TERÖRİST DAMGASINDAN KURTARILDI
Belçika adaleti, terör örgütü DHKP-C üyesi sanıkları serbest bırakırken, bu kişilerin ve bağlı bulundukları örgütün Belçika dışındaki eylemlerini dikkate almayı da reddetti.
Cezaya çarptırılan sanıklara yönelik ithamlar arasında, sadece silah ve sahte belge bulundurmakla kullanmak yer alıyor.
Mahkemenin gerekçeli kararında, savcılığın, DHKP-C’nin bir terör örgütü, sanıklarınsa terör örgütü üyesi olduklarını, bir çete veya suç örgütünün söz konusu olduğunu somut verilerle kanıtlayamadığı belirtildi.
Müdahil taraf olan Türk Devletinin de iddia ve kanıtları yetersiz bulundu.
Belçika mahkemesinin, sanıkların ve terör örgütünün Belçika dışında işledikleri suçlara yönelik iddiaları dikkate almayı reddettiği gözlemlendi.

 "HURAFELERLE DOLU SİSTEME DÖNÜLMEMELİ"

ResimANKARA - Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, türban tartışmalarını basit bir konu olarak indirgemenin mümkün olmadığını belirterek, ''Olay basit bir türban sorunu da değildir. Bilimin, teknolojinin bu kadar ileri bir seviyeye ulaştığı bu çağda Tanrı'nın verdiği aklı ve zekayı kullanarak doğruları bulmak yerine hurafelerle dolu bir sisteme geri dönüş çabalarına geçit vermememiz gerekir'' dedi.
Yargıtay Başkanlığı'na seçilen Hasan Gerçeker'e mazbatası düzenlenen törenle verildi. Yargıtay'ın yargının öncü gücü, lokomotifi olduğuna işaret eden Gerçeker, "Bizler hukukçuyuz. Gördüğümüz yanlışları söyleyip doğruyu bulmakta çaba göstermek yetki ve sorumluluğunu taşımaktayız. Bu konularda en kısa zamanda yetkili kurullarımızla toplanarak gerekli açıklamalarda yapılacaktır" dedi.  
Anayasal ve yasal değişiklikleri yapmanın TBMM'nin baş görevi olduğunu ifade eden Gerçeker, bu yetkinin laikliğin zayıflatılmasına neden olacak şekilde kullanılmaması gerektiğini ifade etti.
Gerçeker, şöyle devam etti:
''Bir defa daha vurgulamak istiyorum, bizler kurumlar arasında çatışmadan değil, devletin birlik ve bütünlüğü için uzlaşmadan, karşılıklı sevgi ve saygıdan, diyalogdan yanayız. Toplumun huzur ve güvenliği için barış ve kardeşlikten yanayız. Her türlü ayrımcılığa karşıyız, inançlara saygılıyız. Yüce Türk Milleti, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün ortaya koyduğu milliyetçilik anlayışında da olduğu gibi bu ilkeler doğrultusunda asırlar boyu varlığını korumuş, devletler kurmuş, kaynayan bir kazan durumunda bulunan Orta Doğu'da ve tüm dünyada bir denge unsuru olmaya, batı ile doğu arasında bir köprü görevi yapmaya devam edegelmiştir. Bütün çabamız ve amacımız yargının yücelmesi, hukukun üstünlüğü ilkesinin gerçek anlamıyla yaşam bulması, ülkemizin ve milletimizin bölünmez bütünlüğü içinde esenliğe kavuşması içindir.''

 ÖSS KILAVUZU 14 ŞUBATTA ELE ALINACAK

ResimANKARA - YÖK Genel Kurulu, Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan başkanlığında, ilk toplantısını gerçekleştirdi. Toplantıda rutin konuların ele alındığı, Başkan Vekilliği seçimi ile ÖSS Kılavuzunun gündeme gelmediği öğrenildi. ÖSS Kılavuzu'nun, YÖK Genel Kurulu'nun 14 Şubat Perşembe günü yapılacak toplantısında ele alınacağı belirtildi.
YÖK Genel Kurul üyeleri, YÖK binasında gerçekleştirilen toplantıda verilen öğle yemeği arasının ardından Prof. Dr. Özcan başkanlığında Anıtkabir'i ziyaret etti. Anıtkabir Özel Defteri'ni imzalayan Özcan, deftere şunları yazdı: ''Cumhuriyetimizin kurucusu büyük Atatürk... Yüksek öğretim Genel Kurulu üyeleri olarak huzurlarınızdayız. Çalışmalarımızda, göstermiş olduğunuz çağdaş uygarlık hedeflerine doğru ilerlemede kararlıyız. YÖK Genel Kurulu ve üniversiteler olarak laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti ilkelerine bağlı olarak eğitim ve öğretim faaliyetlerine özenle devam edeceğimizi huzurlarınızda tekrarlıyoruz. Amacımız, akademik özgürlük ve üniversite özerkliğinin bütün boyutları ile mevcut olduğu, hesap verilebilirlik, saydamlık ve kalite güvencesini benimsemiş üniversite sistemini gerçekleştirmektir.''
Bu arada, YÖK Genel Kurulu'nun bugünkü toplantısına, Prof. Dr. Engin Ataç'ın yurt dışında bulunması nedeniyle katılmadığı ifade edildi.

YÖK BAŞKANVEKİLİ EŞME GÖREVİNDEN AYRILDI

ResimYÖK Başkanvekili Prof. Dr. İsa Eşme, YÖK Başkanvekilliği görevinden dün itibarıyla ayrıldığını açıkladı.
Eşme, YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan'ın Başkanvekilliği yetkilerini kullanmaması isteği nedeniyle 28 Aralık 2007'den başlamak üzere düne kadar olan süreyi izinli olarak geçirdiğini anımsattı.
İsa Eşme, dün yapılan ve izninin tamamlanmasıyla katıldığı YÖK Genel Kurulu toplantısında, ''kompozisyonu son atamalarla değişen'' genel kurul üyelerinin çoğunluğunun bundan sonraki icraatında yeterli desteği vermeyeceği ve Başkan Özcan'ın yeni başkanvekilleriyle daha uyumlu çalışacağı görüşünün ağırlık kazandığı izlenimi edindiğini belirtti. Eşme, açıklamasında şunları kaydetti:
''YÖK Başkanvekilliği bir icra makamı olup, faaliyetleri genel kurul kararıyla hayatı geçirebildiğinden, mevcut koşullarda görevimi daha fazla sürdürme imkanı bulunmamaktadır. Bu nedenle 15 Ağustos 2005 tarihinden bu yana yürüttüğüm Başkanvekilliği görevinden 7 Şubat 2008 tarihi itibarıyla ayrılmış bulunmaktayım.''

 ATV-SABAH'TA DEVİR TESLİM YAKINDA

ResimİSTANBUL - Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun (RTÜK), ATV-Sabah Ticari ve İktisadi Bütünlüğünün Çalık Grubu şirketlerinden Turkuvaz Radyo ve Televizyon Gazetecilik ve Yayıncılık A.Ş'ye satışına onay vermesinin ardından, önümüzdeki günlerde devir teslim işlemleri başlayacak.
Tasarruf Mevduat Sigorta Fonunun (TMSF) 5 Aralık 2007'de gerçekleştirdiği ihalenin ardından Turkuvaz Radyo ve Televizyon'un verdiği 1 milyar 100 milyon dolarlık teklif, Fon Kurulu onayına sunulmuştu.
Rekabet Kurulu, 10 Ocak 2008'deki toplantısında satışa onay verirken, RTÜK de ATV'nin üst kurul nezdindeki izin ve lisansları ile kanal ve frekans kullanım haklarının Turkuvaz Radyo ve Televizyon adına tescil edildiğini bildirdi.
RTÜK onayının TMSF'ye ulaşmasıyla önümüzdeki günlerde devir teslim işlemleri başlayacak. Söz konusu süreçte Turkuvaz Radyo ve Televizyon'un, peşin bedel olarak sunduğu 1 milyar 100 milyon doları ödemesi gerekiyor. Devir teslim işlemlerinin yaklaşık bir ay sürmesi bekleniyor.

ERDOĞAN BİNADA İNCELEME YAPTI


Haberler  
Resim
 ERDOĞAN BİNADA İNCELEME YAPTI

ResimLUDWIGSHAFEN - Murat Muratoğlu bildiriyor - Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Almanya'nın Ludwigshafen kentinde, 9 Türk vatandaşının yanarak öldüğü binadaki incelemelerinin ardından,

 

''Acımız büyük, milletçe acımız büyük ama görüştüğüm Alman dostlarım 'Bizim de acımız büyük' diyorlar'' dedi.
Erdoğan, incelemelerinin ardından çevrede toplanan Türk vatandaşlara seslendi.

 


Olay sırasında Alman polisinin ve itfaiyesinin elinden gelen gayreti gösterdiğini söyleyen Başbakan Erdoğan, bu çabalar olmasa yaşanan acının daha da büyüyebileceğini vurguladı. Erdoğan, "Bizim tabii beklentimiz, arzumuz bütün incelemlerin, araştırmaların hassasiyetle soruşturulmasıdır" dedi.

 

 


Türk ve Alman medyasına da seslenen Erdoğan, "dostluğu pekiştirme" çağrısında bulunarak, "Farklı dinlerin mensupları olabiliriz, farklı dilleri konuşabiliriz, farklı ırktan olabiliriz, farklı milletleri de oluşturabiliriz, ama unutmayalım ki, hepimiz de insanız. Bu bizim ortak paydamız. Onun için temenni ederim ki bu acı, bir barış sürecinin farklı başlangıcı olsun. Bir sevgi, dayanışma sürecinin ayrı bir başlangıcı olsun'' ifadesini kullandı.

 


Başbakan Erdoğan, hayatını kaybedenlerin aileleri ve yakınları ile bir süre görüştü, bilgi aldı. Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan daha sonra açılan taziye defterini imzaladı. Başbakan, daha sonra yangında yaralanan vatandaşları hastanede ziyaret etti.

 


Bu arada Erdoğan, Marriott Oteli'ne gelişine Türk gazetecilere yaptığı açıklamada, "Ölenlerle ilgili şu anda DNA testleri yapılıyor. Bunlar bitmek üzere, biter bitmez kendilerini alıp Gaziantep'e göndereceğiz" dedi.

YANGINDA ŞU ANA KADAR YANICI MADDE BULUNMADI

 


Yangınla ilgili araştırmada şu ana kadar yanıcı madde izine rastlanmadığı bildirildi. Araştırmayı yürüten Frankenthal Savcısı Lothar Liebig düzenlediği basın toplantısında, şu ana kadar yangını körükleyici bir maddenin izine rastlanmadığını belirtti.

 


Liebig, binaya sıkılan büyük miktardaki su nedeniyle özel eğitimli köpeklerin işinin de zor olduğunu ve yangının sebebinin henüz belirlenmediğini kaydetti.

CHP HEYETİ DE LUDWİGSHAFEN'DE

 


Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Balıkesir Milletvekili Ergün Aydoğan ile Parti Meclisi üyesi ve Türk Alman Dostluk Derneği Başkanı Ali Kılıç da Ludwigshafen kentine geldi.
Aydoğan, 9 Türk vatandaşının öldüğü binanın önünde basına yaptığı açıklamada, Alman hükümetinin Türkiye'den gelen ve yangın araştırma komisyonu birlikte çalışan 4 Türk uzmandan rahatsız olmaması gerektiğini söyledi.

 


Bir olayın incelenmesinin o ülkenin içişlerine karışma anlamına gelmeyeceğini belirten Aydoğan, ''Bizim başka bir ülkenin içişlerine karışma gibi bir niyetimiz yoktur. Durumla ilgili suçlayıcı açıklama yapmak da istemiyoruz'' dedi.

Nani Lore - Kurtce by Esmehan Yilmaz Fatma Aktas Aktas Diye Beledigim by Aynur Dogan lobudlar_devriliyor

Free Photo hosting by PhotoLava.com

musâmere
http://musamere.blogcu.com
**" 1927 Ankara doğumlu. Askeri Liseyi ve Askeri Memurlar Okulu'nu bitirdi. İlk şiiri 1947'de Yedigün dergisinde çıktı. Kaynak dergisinin bir şiir yarışmasında Arz-ı Hal şiiri ikincilik kazanınca Nurullah Ataç'ın güvendiği şairler arasına girdi. İkinci Yeni Şiir akımının önde gelen şairlerindendir. 1985'de öldü. ESERLERİ Arz-ı Hal(1949) Türkiyem(1952-1963) Dünyanın En Güzel Arabistanı(1959) Tütünler Islak(1962) Her Pazartesi(1968), Divan (1970) Toplandılar(1974) Kayayı Delen İncir(1982) Dün Yok mu(1984) (Tütünler Islak’tan) Turgut Uyar (1927-1985) Terziler Geldiler Terziler geldiler. Kırılmış büyük şeylere benzeyen şeylerle daha çok koyu renklere ve daha çok ilişkilere Bir kenti korkutan ve utandıran şeylerle. Kumaşlar bulundu ve uyuyan kediler okşandı. Sonra sonsuz çalgısı sevinçsizliğin. Çay içmeye gidenler vardı akşamüstü, parklara gidenler de Duruma uymak kısaltıyordu günlerini artamayan eksilmeyen bir hüzünle... Yorgun ve solgundular, kumaşları buldular, kenti doldurdular O çelenk onbin yıllıktı, taşıyıp getirdiler Ölülerini gömmüşlerdi, kalabalıktılar, tozlarını silkmediler Bütün caddeler boşaldı, herkes yol verdi, "Tanrıtanır kadınlar ve cumhuriyetçiler piyangocular, çiçek satın alanlar, balıkçılar ağlarını, paraketelerini, ırıplarını, oltalarını zokalarını, çevirmelerini ve kepçelerini topladılar. Sigaralarını yere atıp söndürdüler sigara içenler." Bir şey vardı ısınmaz kalın kumaşların altında, kesip biçtiler Patron çıkardılar, karşılaştırdılar, Katlanılmaz bir uykunun sonunu kesip biçtiler Şarkılara başladılar ölmüş bir at için Makaslarını bırakmadılar Bekleniyorlardı. "Ey artık ölmüş olan at! -dediler- Ne güzeldi senin çılgınlığın, ne ulaşılırdı! Sen açardın, Otuzüçbin at türünün tek kaynağıydın sen! Tüylerin karaparlaktı. Koşumların, -kokulu yağlarla ovulup parlatılan- nasıl yakışırdı sağrılarına ve göke. Göke bir ululuk katardı sonsuz biçimin, at! Toynaklarını liflerle ovardık Senin karaya boyanırdı koşuşun Uyandırırdı bütün karaları ve denizleri. Çılgın kişnemeni duyardık sonsuzun yanıbaşından Ne güzel gözlerin vardı Kara at! Binlerce kişi, -çocuklar, kadınlar, erkekler görkemli yahut darmadağın giysileriyle herkes körler ve cüzzamlılar, bütün kutsal kitaplar kalabalığı, ermişler, kargışlılar ve günahlılar gebe kadınlar, vâz edenler ve dondurmacılar ve at cambazları ve tecimenler ve kıralcılar ve gemicilerle Tanrıtanımazlar ve tefeciler ve yalvaçlar...- ormanlardan ve kıyılardan ve kıraç yerlerden gelmiş senin mutlu ovanı doldurup haykırırlardı. Büyük sesler içinde sen, geçerdin..." Terziler geldiler. Bu güneşler odaların dışındaydı artık. Herkes titrek ve sabırsız, titrek ve sabırsız evlerinde Gazeteler yazmadı, dükkânlar dönemindeydik Yüzlerce odalarda yüzlerce terziler, pencerelerini kapadılar Parmakları uzun, kurusolgun yüzleri sararmış, eskimiş durmaktan Yitik saat köstekleri, titrek ve sabırsız yorgun bacakları Her şeylerine yön veren durmuşluğa olur dediler Beğenip gülümsediler. "Ey artık ölmüş olan at! -dediler- Senin eyerin ne güzeldi. Dişi keçi derisinden, ofir altınıyla süslü Nasıl yaraşırdı belinin soylu çukurluğuna Seninle öteleri ansırdık. Öteler, baklanın ve pancarın duyarlığı Kedinin varlığı erişilmez kişilik Güneşli bir damda İçimizden gemiler kaldırırdın, Suyunu büyük şölenlerle tazelerdik Bayramımızdın. Kuburlukların bütün kişniş ve badem doluydu. Şimdi dar dünya Ölümün büyük hızı kesildi." Terziler geldiler. Ateş ve kan getirmediler. Hüzünleri kan ve ateşti ama. Uğultulu bir şey Ekspresler garlarda kaldı, ilâçlar çıldırdılar Kenti bir baştan bir başa dolaştım, tıs yok Bütün odalara dağıldılar. Sürahiler tozlu, pabuçlar kurumuş yerlerde kırpıntılar, "oyulmuş yakalar, kolevlerinden arta kalanlar vatka pamukları, verevine şeritler, kopçalar, düğmeler, ilikler iplik döjküntüleri, kumaş parçaları, karanlık akşamüstleri ve sabahlar, dükkân tabelâları, kartvizitler..." kasıklarına kadar çıkmış, en ufak bir ölüm bile yok. Tarafsız bir aşk çağlıyordu onların solgunluğunda Mutfaklarını kilitlediler, büyük atsı giysiler kestiler, "Ey artık ölmüş olan at! -dediler- Koşuşun büyütürdü dünyayı senin! Sen nasıl da koşardın. Biz güneyde yatardık, sen koşardın Hangi at güzelse ondan da güzeldin Kuyruğun parlak savruluşuyla bölerdi bir karaya göğü ve yüceltirdi, ince bezekli kuskununu. Gemin güzel sesler çıkarırdı güzel ağzında, herkesi sevinçle haykırtan. Başın yaraşırdı düşüncemize ve gözlerine saygıyla bakardık..." Terziler geldiler. Durgunluktu o dökük saçık giyindikleri Yarım kalmışlardı. Tamamlanmadılar. Toplu odalarını sevdiler. Ölümü hüzünle geçmişlerdi, ateşe tapardılar. Kent eşiklerindeydi, ağlayışını duydular Kestiler, biçtiler, dikmediler ve gitmediler, iğnelerine iplik geçirip beklediler; "Ey artık ölmüş olan at! -dediler- En güzeli oydu işte, yüzünün savaşla ilişkisi. Boydanboya bir karşıkoyma, denge ve istekli bir azalma. Onu bilirdik. O ağaç senin kanınla beslenirdi, hepimizi besleyen. Bir ülkeyi yeniden yaratırdı şaşkınlığımız senin karşında, alışveriniş, alfabenin, iplik döküntülerinin ve her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği..." HIZLA GELİŞECEK KALBİMİZ hızla gelişecek kalbimiz kalbimiz hızla. sürgünlerin umutsuzluğunda kırık kalpler, yaralılar, onulmazlar farksız çarpanların umutsuzluğunda ve köprü başlarının umutsuzluğunda ve köprü başlarının umudunda. sular bitse bile, çiçekler atılırken oralara temiz bir ilişkinin bulutsuzluğunda ve eski dağlarda, eski dağlarda kış kovalarken ülkesini hızla gelişecek kalbimiz. kendi öz hüznümüzün öz tarlasında bozkır dayanıklılığımızın tarlasında kalbimiz ellerimiz ayaklarımız arasında ve kimsenin bölemediği şarkıyı güllerin, buğdayların ve acının şarkısını bir haziran uygulayacak sesimize. sütçünün sesiyle birlikte erkenci işçilerin sesiyle birlikte şoförün sesiyle birlikte sabah başlamış sarhoşların sesiyle birlikte yaman sarhoşların sesiyle birlikte ve yeni uyanışların ve yeni doğmuşların ve herkesin ve herkesin sesleriyle birlikte bir haziran uygulayacak kimse bölemiyecek ve kalbimiz hızla gelişecek. yıkıntılara karışan eski bir bahar büyük olmaya elverişli bir bahar eskiden yaşanılmış ve her şeye rağmen insanlara göre bir bahar suların kana kestiği yahut suların kana kestiği bir bahar. hızla gelişecek kalbimiz bir mavilik kalıbında bir odada, en olağan bir odada en sade, en insanca bir odada bir kadınla bir erkeğin olduğu bir odada bir kadın bir erkeğin bir kadınla bir erkek olduğu ellerin ve omuz başlarının birbirini bulduğu. birden gerçekliğini algılıyarak saat çalınca ve görünce güneşi birden vazgeçilmezliğini algılıyarak önemli ve gerekli buluşunu kendini birden hatırlıyarak geleceğe hazırlayınca olanca göğüslerini ve herşeye ve ölüme.kalbimiz hızla gelişecek çağımıza pek uygun bir hızla gelişecek kalbimiz (...)kalbimiz yerin ve göğün altedilmez bir dirilikte olduğu tutkumuz, direnmemiz, ellerimiz, kalbimiz. kalbimiz kalbimiz hızla gelişecek. Turgut Uyar SENFONİ Önce sesin gelir aklıma Çaresiz kaldıkça hep seni düşünürüm Güzel olan, dolgun başaklardaki sarışın sevinçli! Sonra cumartesi günleri gelir Sonra gökyüzü gelir hemen kurtulurum Bir yağmur yağsa da beraber ıslansak. Kırk kere söyledim bir daha söylerim Savaşta ve barışta karada ve denizde Düşkünlükte ve esenlikte Zamanımız apayrı bize göre Yanyana olduk mu elele Aç kalsak ağlamayız biliyorum. İçim güvercinleri okşamış gibi rahat Sen yanımdayken ister istemez Geniş meydanlarda akşam üstleri Üstüste üç kere deniz üç kere çınarlar Sen yanımdayken ister istemez Uzak ırmakları hatırlıyorum. Arasıra düşmüyor değil aklıma Yabancı kadınların sıcaklığı Ama Allah bilir ya ne saklıyayım Yanında ihtiyarlamak istiyorum. Turgut Uyar GÖĞE BAKMA DURAĞI İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar Şu aranıp duran korkak ellerimi tut Bu evleri atla bu evleri de bunları da Göğe bakalım Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım İnecek var deriz otobüs durur ineriz Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda Beni bırak göğe bakalım Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor Seni aldım bu sunturlu yere getirdim Sayısız penceren vardı bir bir kapattım Bana dönesin diye bir bir kapattım Şimdi otobüs gelir biner gideriz Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat Durma kendini hatırlat Turgut Uyar ISLAK ÇELTİKLERE benim bir sevincim var yüzün artık akşam bir çocuğun gülüşünü görüyorsun nereye baksam kıyımız uzak ve kuytuda ellerimiz sanki yok ellerimiz yok ama senin ellerini bir tutsam bazı çocuklar doğar bilirim bazı çocuklar doğmaz doğmayan çocuklar için bilmem ne yapsam ey çavlan. bitmeyen temmuz güneşi. ey aslan silkin. sakla harmanını. çocuğunu sakla ey aslan. suya kaptır kendini ellerin sanki yok bir güzel günde mızıkalarla bir alanda dursam sen yoksun gazeteler yok geçmişin razı değil bilmem ki doğmayan çocukları ben mi doğsam Turgut Uyar GEYİKLİ GECE Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta Her şey naylondandı o kadar Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı. Ama geyikli geceyi bulmadan önce Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk. Geyikli geceyi hep bilmelisiniz Yeşil ve yabani uzak ormanlarda Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan Hepimizi vakitten kurtaracak Bir yandan, toprağı sürdük Bir yandan kaybolduk Gladyatörlerden ve dişlilerden Ve büyük şehirlerden Gizleyerek yahut döğüşerek Geyikli geceyi kurtardık Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk Uç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz Bilir bilmez geyikli gece yüzünden Geyikli gecenin arkası ağaç Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı İster istemez aşkları hatırlatır Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş Şimdi de var biliyorum Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli Hiçbir şey umurumda değil diyorum Aşktan ve umuttan başka Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor. Biliyorum gemiler götüremez Neonlar ve teoriler ışıtamaz yanını yöresini Örneğin Manastırda oturur içerdik iki kişi Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi Geyikli gecenin karanlığında Aldatıldığımız önemli değildi yoksa Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak Gümüş semaverleri ve eski şeyleri Salt yadsımak için sevmiyorduk Kötüydük de ondan mı diyeceksiniz Ne iyiydik ne kötüydük Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı Ama ne varsa geyikli gecede idi Bir bilseniz avuçlarımız terlerdi heyecandan Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında Büyük otellerin önünde garipsiyorduk Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk Yahut bir adam bıçaklasak Yahut sokaklara tükürsek Ama en iyisi çeker giderdik Gider geyikli gecede uyurduk Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı Sultan hançerleri gibi ayışığında Bir yanında üstüste üstüste kayalar Öbür yanında ben Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım Eskimiş şeylerle avunamıyoruz Domino taşları ve soğuk ikindiler Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık Gölgemiz tortop ayakucumuzda Sevinsek de sonunu biliyoruz Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum İyice kurulamıyorum saçlarını Bir bardak şarabı kendim için içiyorum Halbuki geyikli gece ormanda Keskin mavi ve hışırtılı Geyikli geceye geçiyorum Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum. Turgut Uyar "**