| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

blogmedya

sık kullanılanlara ekleyin habersiz kalmayın

dua eller
İLKHABER
İlk Boğaz Köprüsü Projesi - II.AbdülhamidiyibayramlariyinoellerFree Photo hosting by PhotoLava.com Free Photo hosting by PhotoLava.com

N^ZIM HİKMET EL YAZISI



REKLAMSIZ KESİNTİSİZ SİNEMA KEYFİ TRT 1 HER ÇARŞAMBA SAAT:20:30

blogmedya farkı ile sofinin dünyası HERŞEY TÜRKİYE  İÇİN

TEMÎNAT www.aktifsayfa.com

VALLÂH BİLLÂH.www.aktifsayfa.com

Yazılar

Çocuktan öğren

Günün Sözü
 
Sağlıklı olmak, hayat kavgasında başarının birinci şartıdır.
Ahmet Mithat
 
Tarihte Bugün

Takvimler 05 şubat tarihini gösterdiği zaman

 

...1951 yılında,
Türkiye ile İsrail arasında 'Hava Ulaştırma Antlaşması' imzalandı.


Çocuktan öğren

Çocuktan öğren
'Fidel Yüzünden'de, Nina Kervel-Bey ve Stefano Accorsi.
Politik filmlerin ustalarından Costa Gavras'ın 'dibine düşen' kızı Julie Gavras'ın filmi 'Fidel Yüzünden'de politik olayları çocuğun gözünden izliyoruz

 


 

ERMAN ATA UNCU

Küçük bir kızsınız. Hayatınız, dinlediğiniz prenses masallarından farksız. Ama bir bakıyorsunuz, anne babanızın arkadaşları değişmeye başlıyor. Bahçe içindeki konforlu evinizi bırakıp taşındığınız küçük apartman dairesi, tanımadığınız insanlarla dolup taşıyor. Hepsi sigara içiyor, hepsi sürekli ciddi ciddi bir şeyler tartışıyor.
Politik bir dönüşümün ortasında çocuk olmak zor. Zira çocukluk, kayıtsız şartsız uyum göstermenizin beklendiği bir süreç. Bir bakıma çevrenizdeki yetişkinlerin sağlaması gibisiniz. Julie Gavras'ın bu hafta gösterime giren filmi La faute a Fidel/Fidel Yüzünden'de de meselenin özü, politik çalkantının ortasında bir çocuk olmak. 1960'lar sonunda 9 yaşındaki Anna, anne babası dönemin politik atmosferinde daha etkin rol almaya başladıkça eski yaşam standardından, alışkanlıklarından uzaklaşmaya başlıyor. Pazar günü kilise yerine maaile bir protesto yürüyüşüne katılmak, odasını küçük erkek kardeşiyle paylaşmak zorunda kalmak, Anna'nın yeni hayatındaki ayrıntılardan birkaçı. Ki bu bahsedilen, meyveyi bile çatal bıçakla yemeyi tercih edecek denli burjuva adetlerine düşkün bir küçük kız! Haliyle çevresindeki dönüşüme pek ayak uyduramıyor. Film de ısrarla onun bakış açısından veriyor olayları. Çünkü mesele, politik bir dönüşümün genel bir manzarasını çizmek değil de onu küçük karakterinin nasıl yaşadığını göstermek. Böylesi bir tavır, döneme ilişkin kapsayıcı bir manzaradansa samimi bir resmin ortaya çıkmasını sağlıyor.

Fanteziye kaçış
Manidar bir biçimde, çocukları odağa yerleştiren politik hikâyelerde bakış ne kadar çocuğa yakınsa, ortaya da o kadar ayrıntılı bir resim çıkıyor. Misal, El labirento del fauno/Pan'ın Labirenti. Zaman, Franco sonrası İspanya, ama dönemdeki çatışmanın birebir resmedildiği sahneler yok denecek kadar az. Onun yerine küçük bir kızın, sadece kendi gidebildiği fantezi dünyası var. İşin içinde bir kaçış olduğu muhakkak. Ama kaçışın illa ki gerçek hayattan kopuk olmasına gerek yok. En azından yönetmen Guillermo del Toro, (Franco döneminde geçen önceki filmi El espinoza del diablo'yu takiben) küçük kahramanının fantezi dünyasıyla dışarıdaki dünya arasındaki bağı hiçbir zaman es geçmiyor. Canavarlarla, iblislerle dolu fantastik dünyayı yerle bir etmek için kapıda bekleyen faşizm, varlığını sürekli hissettiriyor.
Steven Spielberg'in J.G. Ballard'ın otobiyografik romanından uyarladığı Empire of the Sun/Güneş İmparatorluğu'nda ise fantezi, hengamenin tam ortasında. II. Dünya Savaşı'nda Japonlarca yakalanıp bir esir kampına kapatılan, onlu yaşlarındaki Jim zorlu koşulları bir oyuna çeviriyor. Yani tam da bir aralar, yaptığı işlerde çocuk perspektifinden bakmayı şiar edinen Steven Spielberg'den, "ağır" temalara geçerken beklenecek bir tavır.

İlla masum mu?
Zaten Güneş İmparatorluğu II. Dünya Savaşı hikâyeleri arasında ayrı bir yerdeyse, işlene işlene etkileyiciliğini yitirmiş bir konuya taze bir bakış getirebiliyorsa bu çocuk perspektifinin de payı es geçilmemeli. Çünkü önümüzde Roberto Benigni'nin La vita e bella/Hayat Güzeldir'indeki gibi idealize edilmiş, masumiyet timsali bir çocukluk anlayışı değil, çevresini anlamaya çalışırken onun çelişkilerini de ortaya çıkartan bir çocuk kahraman var. 12 Eylül'le yüzleşilen Babam ve Oğlum'da da çocuğun çevresini algılayışında bir hayalkırıklığının izine rastlanmaması, onu biraz da ortamından kopuk herdaim iyimser bir yaratığa dönüştürüyordu.
Persepolis'in kahramanı ise çocukluğunda çevresinde olup bitenle devamlı içiçe. Zira İran'da yeni kurulan İslam Cumhuriyeti rejimi, küçük kızın hayatındaki her şeyi etkiliyor. Baskıcı rejimin altını oyma yöntemlerini -montunun arkasına elle "Punk's not ded" yazmak, karaborsadan rock müzik kasetleri almak gibi- daha çocuk yaşında bulması, politik dönüşümleri çocukların gözünden aktarmanın avantajlarını da gösteriyor. Zaten sürekli algılama derdindeki bir çocuk, çevresinde olan bitene de tepkili. Gündelik hayatta işlerin nasıl yürüdüğünü öğrenme çabasındayken, aslında doğru bildiklerinin yanlış olduğunun söylenivermesi, merakını daha da cezbediyor. Bu merak bazen yetişkin dünyasını hallaç pamuğu gibi attıracak kadar şiddetleniyor. Ve bir çocuğun çevresini algılama çabası, algılanamayacak kadar büyük bir manzaradaki rehberimiz oluyor. Uyum da, çatışma da çarpıcılıklarından ödün vermeden bu resimde yerini alıyor. Diğer karakterlerin üzerilerinden sağlama yapmaya çalıştığı çocuk karakterler, çelişkileri onların suratına çarpıyor.

Kısa Film Festivali

  Kısa Film Festivali kısa haber 7.Ulusal Kısa Film Festivali (14-16 Mart) bu seneki konusunu engelliler olarak belirledi. İstanbul Kısa Filmciler Derneği ve Fiziksel Engelliler Federasyonu ile ortaklaşa yapılacak olan festival kapsamında 'Ulusal Kıs [...] devamını oku

DTP'liler sınıra çadır kuracak

DTP'liler sınıra çadır kuracak 05/02/2008 (1134 kişi okudu) RADİKAL - ANKARA - DTP'den 18 milletvekilinin ve parti yöneticilerinin içinde bulunduğu 28 ilden 3 bin kişi, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin operasyonlarının durdurulması için bugün Irak sınırın [...] devamını oku

Böyle bir alemde tek sesli olmanın dayanılmaz ağırlığı

Mehmet Barlas mbarlas@posta.com.tr Böyle bir alemde tek sesli olmanın dayanılmaz ağırlığı Bir gerçeğin var olması mı, yoksa onu sizin bilmeniz mi daha önemlidir? Amerika kıtası Kristof Kolomb onu keşfetmeden önce de vardı. Ama onun var olduğu bilindi [...] devamını oku

1852- ''Makber'', ''Eşber'' gibi yapıtlarıyla tanınan ünlü şair,diplomat Abdülhak Hamit Tarhan doğdu.

 1852- ''Makber'', ''Eşber'' gibi yapıtlarıyla tanınan ünlü şair,diplomat Abdülhak Hamit Tarhan doğdu. 1852- ''Makber'', ''Eşber'' gibi yapıtlarıyla tanınan ünlü şair, diplomat Abdülhak Hamit Tarhan doğdu.   1852- ''Makber'', ''Eşber'' gibi yapıtları [...] devamını oku

Cumhurbaşkanı Gül Katar'a gitti."REFERANDUMA GİTMEYİ DOĞRU GÖRMEM"

Haberler    Cumhurbaşkanı Gül Katar'a gitti "REFERANDUMA GİTMEYİ DOĞRU GÖRMEM" ANKARA - Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, "Temel hak ve özgürlüklerle ilgili konuların referanduma götürülmesini doğru görmem" dedi. Gül, resmi ziyaret için [...] devamını oku

Küresel insaniyet başlık bu işte

10 Ocak 2008  huluengin@hurriyet.com.tr Küresel insaniyet MALÛM, her boy ve soydan küreselleşme karşıtları iki temel tezle ortaya çıkıyorlar. Global gelişmenin hem yoksulluğu, hem de eşitsizliği artırdığını öne sürüyorlar. İddialar doğru mu ve eğer d [...] devamını oku

LAİK-İslamcı kavgası olmasa...

[...] devamını oku

Washington'da bir akşam yemeği

Ergun Babahan ebabahan@sabah.com.tr Washington'da bir akşam yemeği Washington Amerika'nın başkentinin en güzel 5 veya 10 binasından birinde, özenle hazırlanmış bir masanın etrafındayız. Mermer sütunlu girişi, tik ağacından yapılmış zemini, etkileyici [...] devamını oku

Karga tulumba

Çetin Altan c.altan@prizma.net.tr Karga tulumba Bugün Mehmet Altan'ın doğum yıldönümü. Kendisi 1953'ün 10 Ocak'ında dünyaya gelmişti. Bendeniz o tarihte 26 yaşındaydım ve Ulus gazetesine günlük küçük fıkralar yazıyor, dünya edebiyatından öyküler çevi [...] devamını oku

Nani Lore - Kurtce by Esmehan Yilmaz Fatma Aktas Aktas Diye Beledigim by Aynur Dogan lobudlar_devriliyor

Free Photo hosting by PhotoLava.com

musâmere
http://musamere.blogcu.com
**" 1927 Ankara doğumlu. Askeri Liseyi ve Askeri Memurlar Okulu'nu bitirdi. İlk şiiri 1947'de Yedigün dergisinde çıktı. Kaynak dergisinin bir şiir yarışmasında Arz-ı Hal şiiri ikincilik kazanınca Nurullah Ataç'ın güvendiği şairler arasına girdi. İkinci Yeni Şiir akımının önde gelen şairlerindendir. 1985'de öldü. ESERLERİ Arz-ı Hal(1949) Türkiyem(1952-1963) Dünyanın En Güzel Arabistanı(1959) Tütünler Islak(1962) Her Pazartesi(1968), Divan (1970) Toplandılar(1974) Kayayı Delen İncir(1982) Dün Yok mu(1984) (Tütünler Islak’tan) Turgut Uyar (1927-1985) Terziler Geldiler Terziler geldiler. Kırılmış büyük şeylere benzeyen şeylerle daha çok koyu renklere ve daha çok ilişkilere Bir kenti korkutan ve utandıran şeylerle. Kumaşlar bulundu ve uyuyan kediler okşandı. Sonra sonsuz çalgısı sevinçsizliğin. Çay içmeye gidenler vardı akşamüstü, parklara gidenler de Duruma uymak kısaltıyordu günlerini artamayan eksilmeyen bir hüzünle... Yorgun ve solgundular, kumaşları buldular, kenti doldurdular O çelenk onbin yıllıktı, taşıyıp getirdiler Ölülerini gömmüşlerdi, kalabalıktılar, tozlarını silkmediler Bütün caddeler boşaldı, herkes yol verdi, "Tanrıtanır kadınlar ve cumhuriyetçiler piyangocular, çiçek satın alanlar, balıkçılar ağlarını, paraketelerini, ırıplarını, oltalarını zokalarını, çevirmelerini ve kepçelerini topladılar. Sigaralarını yere atıp söndürdüler sigara içenler." Bir şey vardı ısınmaz kalın kumaşların altında, kesip biçtiler Patron çıkardılar, karşılaştırdılar, Katlanılmaz bir uykunun sonunu kesip biçtiler Şarkılara başladılar ölmüş bir at için Makaslarını bırakmadılar Bekleniyorlardı. "Ey artık ölmüş olan at! -dediler- Ne güzeldi senin çılgınlığın, ne ulaşılırdı! Sen açardın, Otuzüçbin at türünün tek kaynağıydın sen! Tüylerin karaparlaktı. Koşumların, -kokulu yağlarla ovulup parlatılan- nasıl yakışırdı sağrılarına ve göke. Göke bir ululuk katardı sonsuz biçimin, at! Toynaklarını liflerle ovardık Senin karaya boyanırdı koşuşun Uyandırırdı bütün karaları ve denizleri. Çılgın kişnemeni duyardık sonsuzun yanıbaşından Ne güzel gözlerin vardı Kara at! Binlerce kişi, -çocuklar, kadınlar, erkekler görkemli yahut darmadağın giysileriyle herkes körler ve cüzzamlılar, bütün kutsal kitaplar kalabalığı, ermişler, kargışlılar ve günahlılar gebe kadınlar, vâz edenler ve dondurmacılar ve at cambazları ve tecimenler ve kıralcılar ve gemicilerle Tanrıtanımazlar ve tefeciler ve yalvaçlar...- ormanlardan ve kıyılardan ve kıraç yerlerden gelmiş senin mutlu ovanı doldurup haykırırlardı. Büyük sesler içinde sen, geçerdin..." Terziler geldiler. Bu güneşler odaların dışındaydı artık. Herkes titrek ve sabırsız, titrek ve sabırsız evlerinde Gazeteler yazmadı, dükkânlar dönemindeydik Yüzlerce odalarda yüzlerce terziler, pencerelerini kapadılar Parmakları uzun, kurusolgun yüzleri sararmış, eskimiş durmaktan Yitik saat köstekleri, titrek ve sabırsız yorgun bacakları Her şeylerine yön veren durmuşluğa olur dediler Beğenip gülümsediler. "Ey artık ölmüş olan at! -dediler- Senin eyerin ne güzeldi. Dişi keçi derisinden, ofir altınıyla süslü Nasıl yaraşırdı belinin soylu çukurluğuna Seninle öteleri ansırdık. Öteler, baklanın ve pancarın duyarlığı Kedinin varlığı erişilmez kişilik Güneşli bir damda İçimizden gemiler kaldırırdın, Suyunu büyük şölenlerle tazelerdik Bayramımızdın. Kuburlukların bütün kişniş ve badem doluydu. Şimdi dar dünya Ölümün büyük hızı kesildi." Terziler geldiler. Ateş ve kan getirmediler. Hüzünleri kan ve ateşti ama. Uğultulu bir şey Ekspresler garlarda kaldı, ilâçlar çıldırdılar Kenti bir baştan bir başa dolaştım, tıs yok Bütün odalara dağıldılar. Sürahiler tozlu, pabuçlar kurumuş yerlerde kırpıntılar, "oyulmuş yakalar, kolevlerinden arta kalanlar vatka pamukları, verevine şeritler, kopçalar, düğmeler, ilikler iplik döjküntüleri, kumaş parçaları, karanlık akşamüstleri ve sabahlar, dükkân tabelâları, kartvizitler..." kasıklarına kadar çıkmış, en ufak bir ölüm bile yok. Tarafsız bir aşk çağlıyordu onların solgunluğunda Mutfaklarını kilitlediler, büyük atsı giysiler kestiler, "Ey artık ölmüş olan at! -dediler- Koşuşun büyütürdü dünyayı senin! Sen nasıl da koşardın. Biz güneyde yatardık, sen koşardın Hangi at güzelse ondan da güzeldin Kuyruğun parlak savruluşuyla bölerdi bir karaya göğü ve yüceltirdi, ince bezekli kuskununu. Gemin güzel sesler çıkarırdı güzel ağzında, herkesi sevinçle haykırtan. Başın yaraşırdı düşüncemize ve gözlerine saygıyla bakardık..." Terziler geldiler. Durgunluktu o dökük saçık giyindikleri Yarım kalmışlardı. Tamamlanmadılar. Toplu odalarını sevdiler. Ölümü hüzünle geçmişlerdi, ateşe tapardılar. Kent eşiklerindeydi, ağlayışını duydular Kestiler, biçtiler, dikmediler ve gitmediler, iğnelerine iplik geçirip beklediler; "Ey artık ölmüş olan at! -dediler- En güzeli oydu işte, yüzünün savaşla ilişkisi. Boydanboya bir karşıkoyma, denge ve istekli bir azalma. Onu bilirdik. O ağaç senin kanınla beslenirdi, hepimizi besleyen. Bir ülkeyi yeniden yaratırdı şaşkınlığımız senin karşında, alışveriniş, alfabenin, iplik döküntülerinin ve her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği..." HIZLA GELİŞECEK KALBİMİZ hızla gelişecek kalbimiz kalbimiz hızla. sürgünlerin umutsuzluğunda kırık kalpler, yaralılar, onulmazlar farksız çarpanların umutsuzluğunda ve köprü başlarının umutsuzluğunda ve köprü başlarının umudunda. sular bitse bile, çiçekler atılırken oralara temiz bir ilişkinin bulutsuzluğunda ve eski dağlarda, eski dağlarda kış kovalarken ülkesini hızla gelişecek kalbimiz. kendi öz hüznümüzün öz tarlasında bozkır dayanıklılığımızın tarlasında kalbimiz ellerimiz ayaklarımız arasında ve kimsenin bölemediği şarkıyı güllerin, buğdayların ve acının şarkısını bir haziran uygulayacak sesimize. sütçünün sesiyle birlikte erkenci işçilerin sesiyle birlikte şoförün sesiyle birlikte sabah başlamış sarhoşların sesiyle birlikte yaman sarhoşların sesiyle birlikte ve yeni uyanışların ve yeni doğmuşların ve herkesin ve herkesin sesleriyle birlikte bir haziran uygulayacak kimse bölemiyecek ve kalbimiz hızla gelişecek. yıkıntılara karışan eski bir bahar büyük olmaya elverişli bir bahar eskiden yaşanılmış ve her şeye rağmen insanlara göre bir bahar suların kana kestiği yahut suların kana kestiği bir bahar. hızla gelişecek kalbimiz bir mavilik kalıbında bir odada, en olağan bir odada en sade, en insanca bir odada bir kadınla bir erkeğin olduğu bir odada bir kadın bir erkeğin bir kadınla bir erkek olduğu ellerin ve omuz başlarının birbirini bulduğu. birden gerçekliğini algılıyarak saat çalınca ve görünce güneşi birden vazgeçilmezliğini algılıyarak önemli ve gerekli buluşunu kendini birden hatırlıyarak geleceğe hazırlayınca olanca göğüslerini ve herşeye ve ölüme.kalbimiz hızla gelişecek çağımıza pek uygun bir hızla gelişecek kalbimiz (...)kalbimiz yerin ve göğün altedilmez bir dirilikte olduğu tutkumuz, direnmemiz, ellerimiz, kalbimiz. kalbimiz kalbimiz hızla gelişecek. Turgut Uyar SENFONİ Önce sesin gelir aklıma Çaresiz kaldıkça hep seni düşünürüm Güzel olan, dolgun başaklardaki sarışın sevinçli! Sonra cumartesi günleri gelir Sonra gökyüzü gelir hemen kurtulurum Bir yağmur yağsa da beraber ıslansak. Kırk kere söyledim bir daha söylerim Savaşta ve barışta karada ve denizde Düşkünlükte ve esenlikte Zamanımız apayrı bize göre Yanyana olduk mu elele Aç kalsak ağlamayız biliyorum. İçim güvercinleri okşamış gibi rahat Sen yanımdayken ister istemez Geniş meydanlarda akşam üstleri Üstüste üç kere deniz üç kere çınarlar Sen yanımdayken ister istemez Uzak ırmakları hatırlıyorum. Arasıra düşmüyor değil aklıma Yabancı kadınların sıcaklığı Ama Allah bilir ya ne saklıyayım Yanında ihtiyarlamak istiyorum. Turgut Uyar GÖĞE BAKMA DURAĞI İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar Şu aranıp duran korkak ellerimi tut Bu evleri atla bu evleri de bunları da Göğe bakalım Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım İnecek var deriz otobüs durur ineriz Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda Beni bırak göğe bakalım Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor Seni aldım bu sunturlu yere getirdim Sayısız penceren vardı bir bir kapattım Bana dönesin diye bir bir kapattım Şimdi otobüs gelir biner gideriz Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat Durma kendini hatırlat Turgut Uyar ISLAK ÇELTİKLERE benim bir sevincim var yüzün artık akşam bir çocuğun gülüşünü görüyorsun nereye baksam kıyımız uzak ve kuytuda ellerimiz sanki yok ellerimiz yok ama senin ellerini bir tutsam bazı çocuklar doğar bilirim bazı çocuklar doğmaz doğmayan çocuklar için bilmem ne yapsam ey çavlan. bitmeyen temmuz güneşi. ey aslan silkin. sakla harmanını. çocuğunu sakla ey aslan. suya kaptır kendini ellerin sanki yok bir güzel günde mızıkalarla bir alanda dursam sen yoksun gazeteler yok geçmişin razı değil bilmem ki doğmayan çocukları ben mi doğsam Turgut Uyar GEYİKLİ GECE Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta Her şey naylondandı o kadar Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı. Ama geyikli geceyi bulmadan önce Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk. Geyikli geceyi hep bilmelisiniz Yeşil ve yabani uzak ormanlarda Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan Hepimizi vakitten kurtaracak Bir yandan, toprağı sürdük Bir yandan kaybolduk Gladyatörlerden ve dişlilerden Ve büyük şehirlerden Gizleyerek yahut döğüşerek Geyikli geceyi kurtardık Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk Uç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz Bilir bilmez geyikli gece yüzünden Geyikli gecenin arkası ağaç Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı İster istemez aşkları hatırlatır Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş Şimdi de var biliyorum Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli Hiçbir şey umurumda değil diyorum Aşktan ve umuttan başka Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor. Biliyorum gemiler götüremez Neonlar ve teoriler ışıtamaz yanını yöresini Örneğin Manastırda oturur içerdik iki kişi Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi Geyikli gecenin karanlığında Aldatıldığımız önemli değildi yoksa Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak Gümüş semaverleri ve eski şeyleri Salt yadsımak için sevmiyorduk Kötüydük de ondan mı diyeceksiniz Ne iyiydik ne kötüydük Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa Başta ve sonda ayrı olduğumuzdandı Ama ne varsa geyikli gecede idi Bir bilseniz avuçlarımız terlerdi heyecandan Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında Büyük otellerin önünde garipsiyorduk Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk Yahut bir adam bıçaklasak Yahut sokaklara tükürsek Ama en iyisi çeker giderdik Gider geyikli gecede uyurduk Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı Sultan hançerleri gibi ayışığında Bir yanında üstüste üstüste kayalar Öbür yanında ben Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım Eskimiş şeylerle avunamıyoruz Domino taşları ve soğuk ikindiler Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık Gölgemiz tortop ayakucumuzda Sevinsek de sonunu biliyoruz Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum İyice kurulamıyorum saçlarını Bir bardak şarabı kendim için içiyorum Halbuki geyikli gece ormanda Keskin mavi ve hışırtılı Geyikli geceye geçiyorum Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum. Turgut Uyar "**

hit counters