1 "[yorum - m. fethullah gülen] namazda" etiketi kullanan gönderi "[yorum - m. fethullah gülen] namazda" etiketi kullanan diğer içerikler resimler
,
videolar
[Yorum - M. Fethullah Gülen] Namazda, oruçta baskı var mı ki; başörtüsünde olsun
Tesettür meselesinin bazıları tarafından politize edilerek ayağa
düşürülmek istendiğine esefle şahit oluyoruz. Ne yazık ki, bazı
kesimlerde çok ciddi bir din düşmanlığı var ve bunlar her fırsattan
istifade ediyorlar.
document.write('
');
Şu
anda da başörtüsünü bahane ederek, ülkemizin yakaladığı nisbi istikrarı
bozarak, kavgaya zemin hazırlamaya çalışıyorlar. Ülkemizin kavgaya
tahammülü yoktur. Hususiyle Allah'a gönül veren ve kendilerini
milletimizin hayrına adayanların kavga ile işi olamaz. Olmamalı. Onlar,
kendilerini en çetin bir kavganın içinde buldukları zaman bile, hemen
silm ü selâma dönmeliler. Kur'an-ı Kerim, mü'minlere savaş içinde iken
bile, "Karşı taraf, silm ü selâma, sulh ve barışa yönelirlerse, siz de
yönelin ve Allah'a tevekkül edin!" buyurur. Lâik bir hukuk devleti olan
ülkemizde din ile siyaset birbirinden ayrıdır. Kur'an'ın söz konusu
hükmünü antr-parantez zikrettim. Fakat akıl ve mantığın yanında,
ülkemizin içinde bulunduğu şartlar ve umumî menfaatlerimiz de katiyen
böyle davranmayı gerektirmektedir. Zira, kavga, insanda akl-ı selim,
hiss-i selim ve mantık bırakmaz. Cahiliye şairlerinden İmrü'l-Kays,
"İki şeyi başlattığınız zaman, onlar durmasını istediğiniz yerde
durmaz: Yangın ve kavga." der. Bu bakımdan, soğukkanlılığımızı
korumamız lâzımdır.
Başörtüsü, dinin açık emridir
Tesettür, gerçi dinin esasını teşkil eden imanî meselelerden
değildir; İslâm'ın beş şartı arasında da yer almaz. Fakat, Kur'an'ın
açık emridir. Farziyeti, hem Kur'an'la, hem sünnet-i sahiha ile hem de
14 asırlık İslâm tarihindeki uygulamalarla sabittir. Nur Sûresi 31.
âyette mü'min kadınların başlarını, boyunlarından ve göğüslerinden açık
bir yer bırakmayacak şekilde örtmeleri emredilmektedir. Bununla iktifa
edilmeyip, Ahzab Sûresi 59. âyette, sadece mü'min kadınlara değil,
Peygamber Efendimiz'in pak zevcelerine de "Dış örtülerini, cilbablarını
üzerlerine salsınlar." şeklinde, sünnet-i sahihanın ve İslâm
tarihindeki bütün uygulamaların ortaya koyduğu üzere, el, ayak ve
-Hanefi mezhebinde yüz dışında- bütün vücudun bol bir elbise ile
örtülmesi emredilmektedir. Düşünün ki, Peygamber Efendimiz'in pak
zevceleri, hükmen mü'minlerin anneleridir. Peygamberimiz'den sonra
onlarla evlenmek mü'min erkeklere haram kılınmıştır. Arz edildiği gibi,
başın tamamını içine alacak şekilde tesettür emri, yalnız Kur'an-ı
Kerim'le değil, -aksine hiçbir ihtimal vermeyecek şekilde- sünnet-i
sahiha ve İslâm tarihindeki uygulamalarla da sabittir. Bu hususta
müfessirler, muhaddisler, fakihler arasında farklı ve aykırı görüş
belirten olmamıştır.
Fantastik muhalefetin bir değeri yoktur
Günümüzde -belki de bir kısım kimselere şirin gözükmek ve
fantastik düşüncelerle kendilerini ifade etmek için- başörtüsünün
Kur'an'ın emri olmadığını iddia eden ilâhiyatçılar vardır. Fakat, bu
mevzuda Kur'an'ın emri o kadar açıktır ki; tarih boyunca hiçbir
müfessir farklı mülâhazada bulunmamıştır. Peygamber Efendimiz ve
Sahabe-i Kiram başta olmak üzere, dini bugünlere kadar taşıyan ve
meselenin mütehassısı olan on binlerce müfessir, muhaddis ve fakihin
yanında, 14 asırlık İslâm tarihinde bütün Müslüman nesillerce ittifakla
uygulanabilmiş bir hükme, günümüz ilâhiyatçılarından birkaçının, bazı
garezlere bağlı muhalefeti hiçbir değer ifade etmez. Meselenin dinî
buudu böyle iken kalkıp başörtüsünü farklı adlar altında da olsa başka
kaynaklara bağlamak, bu mevzuda tuhaf ve birbiriyle tutarsız iddialar
ortaya atmak, gülünç kaçmaktadır. Tesettüre, başörtüsüne bazı
mülâhazalarla karşı olan çıkabilir, ama bunun İslâm'da olmadığı iddiası
ileri sürülemez. Hele hele, en basit meselelerde bile, aklın ve bilimin
icabı olarak uzmanına müracaat edilirken, Allah'ın marziyatının, bizden
neler isteyip neler istemediğinin ifadesi olan din konusunda rastgele
konuşulamaz. Bu, en hafif ifadesiyle gayr-ı aklîliktir, gayr-ı
ilmîliktir, had bilmemektir. En azından, ülkemizde din işlerini
tanzimle vazifelendirilmiş Diyanet teşkilatımız ve ona bağlı çalışan
Din İşleri Yüksek Kurulu var, onlar hem bu konuların mütehassısıdır hem
de salahiyet sahibi kılınmışlardır.
Bu meselenin bir diğer buudu da şudur: Ülkemizde ilmî ve teknik
kalkınmaya hizmet etmesi gerekenler, üniversitelerin din ve inanç
değil, bilim yeri olduğunu söyleyerek başörtüsüne karşı çıkıyorlar. Ne
yazık ki bunu, bilimi en öne alan insanlar yapıyor. Galiba, nasıl bir
tenakuz ve çarpıklık ortaya koyduklarının farkına varamıyorlar. Batı'da
uzun süren çatışmalar sonunda din ile bilimin arası ayrılmış; Descardes
çıkmış, buraya kadar bilimin, şuraya kadar da dinin sahasıdır demiş.
Bugün üniversitelerimizde benimsenen de bu. Gerçi böyle bir ayrılık,
Müslümanlar olarak bizim inanç sistemimizde de, ilme bakışımızda da,
tarihimizde de yoktur. İlim ve din, bizde aynı manânın iki farklı
ifadesinden ibarettir. Biri zihnin, diğeri kalbin ışığı olarak
görülmüştür. Bu sebeple bizim, Batı'da Rönesans'ın ve ilimlerin
gelişmesine zemin teşkil eden, bu gelişmeye dinamikler sağlayan
muhteşem bir ilim tarihimiz vardır. İbn-i Sina, Zehravî, Birunî,
Harizmî, İbn Heysem gibi bu tarihi dolduran on binlerce ilim adamı, hem
çok iyi dindardı, pek çoğu da sufi idi. Din ve ilim, bizim tarihimizde
birbiriyle iç içe yer aldı, hiçbir zaman çatışır görülmedi. Dolayısıyla
bir insan dindar ise, dine bağlı ise, başını örtüyorsa bu insan ilim
yapamaz, ilim insanı olamaz demek; üniversitelerde başörtüsü takmayı
üniversitelerin ilim yuvaları olmasına aykırı görmek, bir ilim adamına
asla yakışmayan bir tavırdır. Kaldı ki, hepimiz biliyoruz, Galileo da,
Newton da, Laplace da ve daha pek çokları da dine karşı değillerdi;
hattâ içlerinden bazıları ciddi derecede dindardı. Eddington'u nereye
korsunuz? Dindar olmakla ilim yapmayı birbirinden ayrı mütalâa
ederseniz, ilim âleminin başının taçlarından olan Einstein'a da
muhalefette bulunmuş, din ile ilimden birini kör, diğerini topal yapmış
olursunuz.
Üçüncü olarak, böyle bir tavır laikliğe de aykırıdır. Zira
laikliğin temelini, dinin devlete, devletin de dine müdahale etmemesi,
hattâ devletin din hürriyetini sağlaması prensibi teşkil eder. Bu
sebeple, başörtülü bir kızımızın üniversitede ilim tahsili yapması
lâikliği yıkmaz; cumhuriyete de demokrasiye de hiçbir zarar vermez. Tam
tersine, bunları güçlendirir. Onlar da zaten, dinî inançları gereği
başlarını örtmeyi laikliğin, cumhuriyetin ve demokrasinin gereği olarak
görüyor ve haklı olarak, hem laikliğin, hem cumhuriyetin hem de
demokrasinin korumaya aldığı din ve vicdan, hattâ düşünce ve düşünceyi
ifade hürriyeti içinde mütalâa ediyorlar. Problemi çözmek isteyenler de
meseleye bu açıdan yaklaşıyorlar. Yoksa ne kızlarımız laikliğe,
cumhuriyete, demokrasiye karşı çıkmak için başlarını örtüyor ne de
çözüm arayanlar bunlara karşı olsun diye başörtüsünü serbest bırakmaya
çalışıyorlar.
Bu bakımdan, bir insan başörtüsüne -hangi ad altında olursa
olsun- karşı ise bunu açıkça söyleyebilmeli; kendiyle tenakuza
düşmeden, ülkeyi kavga ortamına çekmeden, yakışık almayan protestolara
kalkışmadan, medenî bir şekilde bunu ortaya koymalı. Başörtüsünün,
neden takılmaması gerektiğini insanları ikna edecek şekilde aklî,
mantıkî ve ilmî olarak ispat etmelidirler. Yoksa protestolar, ülkeyi
kavga ortamına çekmeler, ihtilâl hatırlatmalarında bulunmalar,
tehditler, yakışıksız üslûplar, ihtilâl günlerine özlem duymalar, fikrî
ve ilmî kifayetsizliğin ifadesinden başka bir şey değildir.
'Baskı olur' diyenler provokasyon yapabilir
Burada, mevzu ile alâkalı olarak önemli bir ikazda bulunmak
istiyorum. Şimdiye kadar Türkiye'de, İslâmda başörtüsünden çok daha
önemli olduğu halde hiçbir namaz kılan kılmayana baskıda bulunmadı,
Ramazan'da doğruluğu şüpheli birkaç haber çıktıysa da kimseye oruç
baskısı olmadı. Hacca gidenler gitmeyenleri neden gitmiyorsunuz diye
tehdit etmedi. Her Kurban Bayramı öncesi onca menfî yayınla Kurban
aleyhinde olunmasına rağmen, hiçbir Müslüman, kurban kesmeyenlere neden
kesmiyorsunuz diye hücumda bulunmadı. Bırakın bunları, içki içen, kumar
oynayan, her türlü günahı irtikap edenlere de dindarlar, nasihatte
bulunmak dışında bir şey demedi. Kızlarımızın başını örterek
okuyabildiği yıllarda hiçbir hadise olmadı. Bundan sonra olacağına,
başlarını örtmeyen kızlarımız dahi ihtimal vermiyor. Gerçek bu iken,
asıl mağduriyete zaman zaman daha çok dindarlar maruz kalıyorken,
başörtüsü serbest bırakıldığında başını örtmeyenlere baskı olur demek,
aslında yapılabilecek bazı provokasyonları akla getirmektedir. Önceki
dönemlerde şahit olduğumuz üzere, eğer başörtüsü kanunu Meclis'ten
geçer -ki, bu kanunu kabul edip etmemek Meclis'in, onu tasdik edip
etmemek Cumhurbaşkanı'nın salâhiyeti içindedir- kızlarımız
üniversitelerde başörtülü okuma imkânına kavuşursa, ciddi
provokasyonlar sahnelenebilir. Belli yerlerde kendilerine çarşaf
giydirilmiş bazı vazifeli erkekler, tesettüre sokulmuş bazı vazifeli
bayanlar, başlarını örtmeyen kızlarımıza rahatsızlık verebilir; sözlü,
hattâ fiilî tacizlerde bulunabilirler. Bu konuda fevkalâde endişeliyim
ve rical-i devletimizin bu hususta mesul olanlarının çok dikkatli
olması gerektiğine inanıyorum.
Hepimiz akl-ı selimle hareket etmeliyiz
Hasılı, ülkemizin bir istikrar ve kalkınma ortamını yakaladığı,
hattâ Asya, Afrika ve Balkanlar gibi çok geniş bir coğrafyadaki
milletlerin şuuraltında var olan tarihî müktesebatı değerlendirebilecek
bir konumu ihraz etmeye başladığı, pek çok sahada önünün açıldığı bir
zamanda her meselemizi konuşarak, seviyeli bir üslûp içinde ve
ülkemizin umumi menfaatlerini dikkate alarak değerlendirmemiz ve
çözmemiz elzemdir. Hangi siyasî görüşten ve hangi müesseseden olursa
olsun herkese puan kazandıracak da budur. Yoksa, bu ülkeye bir defa
daha çok büyük kötülük yapılmış olur. Görüyoruz ki, yıllarca uğraşıp on
binlerce şehid verdiğimiz, pek çok millî serveti tüketerek, dünya
kamuoyunu da nispeten yanımıza çekerek belli muvaffakiyetler
kazandığımız terörün asıl merkezleri de başörtüsünün serbest
bırakılacak olmasından endişe duymaktadır. Bu serbestliğin,
Güneydoğu'muzu teröre zemin teşkil etmekten, bölge halkının da terör
örgütünden tamamen uzaklaşmasından, yani terör örgütünün halk desteğini
tamamen kaybetmesine vesile olacağından korkmaktadırlar. Öyle ise
sorumlu mevkiinde olan herkes ve ülke olarak, sağduyu dediğimiz akl-ı
selim, hiss-i selim ve mantık dahilinde hareket etmek
mecburiyetindeyiz.