Ölümden beraat etmek
AYŞE ÖNAL
Ölümden beraat etmek
Bir
kasım mevsimi daha geldi. Hatta geçiyor. Herhangi bir kasımdan farkı
yok ama herkesin kasımı farklı… Doğunun kasımlarında kar erken yağar,
batının kasımlarında yapraklar geç düşer. Ben yaprakların geç düştü
yerdeyim. Yağmurlar ıslatmadan, rüzgarlar sürüklemeden basabildiğim
yerde..
Hesap kabiliyetim sıfır ama yinede bir cüret geldi üstüme..
Hesaplayayım istiyorum. Sekiz yıl, O ay önceydi Ahmet’in ölüm haberini
aldığım.. Sekiz ay 22 gün önceydi Hrant’ın öldürüldüğünü duyduğum. Bir
ay önceydi Mehmet Uzun’un ölüm haberini okuduğum.. Hey gidi, şarkıcısı,
gazetecisi, yazarı sığmayan, dar gelen alabildiğine büyük memleketim..
Hiç uslanmayacaksın cennetten cehennem çıkarmaktan..
Diplomat arkadaşım Engin Yürür Strasbourg ’da başkonsolos.. 17
Kasım’da 2005’te bir toplantıya çağırıyor beni. Arkadaşının makamı
olunca şımaran sen olursun. Hemen hazırlanıyorum. Gazeteci hazırlığı
nedir ki, diş fırçası bile almazsın. İsimsiz dükkanlardan alınıp bir
yerde unutulan yüzlercesinden bir kere daha bulursun, nasıl olsa..
Hazırlıktan kastım pasaport. Son yolculuktan sonra nereye attıysan
orayı hatırlamak…
Bizim ev tapınak gibi, odalarının kapısı yok, küçücük daire
uçsuz bucaksız bilardo salonuna benziyor. Neyi nereye
sıkıştırabilirsen.. Bu kez aramadan buldum. Attım cebime çıktım yola.
Pasaport polisi eviriyor çeviriyor. Bir durum var anlamıyorum. 16’sında
bitmiş vize. Ansızın hatırlıyorum. Benim vizelerim daima alındığı gün
olan 16 Kasım’da biter. Engin’e telefon açıyorum. “Gelemiyorum diye
sevinme, vizemi alır almaz ordayım.” Tek Başkonsolos arkadaşımın
sefasını süremeden ben, o görevden alınıyor arkadaşım. Strasbourg’a
gidemiyorum bir daha..
16 Kasım 2000.. Belkıs Kılıçkaya Paris’ten arıyor. Londra’da
nerdeyse şafak vakti… “Hayırdır İnşallah!” “Paris’e gelmen lazım...”
“Neden,” “Söyleyemiyor, yutkunuyor. Boğazı kuruyor.” Pasaportumu
koyuyorum cebime. Ahmet’i toprağa vermeye gidiyorum. Eurostar treni,
pasaport kontrolündeyim. Polis yüzüme bakıyor. Yıkım içinde olduğum
besbelli. Usulca “vizeniz, süresi dün dolmuş.”
Geri dönüyorum. Fransız konsolosluğu kapısında sıraya
giriyorum. Vize başvurusu kapanıyor. Demir kapı kapanıyor. Kalabalık
dağılıyor, önünde öylece çöküyorum. Mucize nasıl gerçekleşiyor,
bilmiyorum. Ufak tefek bir Fransız kadın diplomat, demir ağır kapıları
açtırıyor, içeri giriyorum. “Vize böyle verilmez kuralları var,” diyor
diplomat. Hani “Madamın şefkati vardı Ahmet’te”.. Hani gazeteci dostu
öyle yazmıştı. Çaresiz bakıyorum. Ağlamayı bilmem, durduramıyorum
kendimi ağlıyorum Ahmet öldüğü için değil vize alamadığım için.
Konuşamıyorum. Buzdan soğuk salonda bir o, bir ben bir telefonda
Belkıs. Belkıs ne söylüyor nasıl ediyor hatırlamıyorum. Madamın şefkati
yok, Belkıs’ın şefkati basıyor vizeyi.. 16 Kasım 2000…
Paris’e iniyorum. Gülten acılı yalnızlığında dimdik, mağrur..
Melis el kadar sabi.. Babası için çıkarılan fermandan çektiklerini bir
kez bile kullanmıyor. Hırpalandı, incitildi, sürgün gördü, bir kez bile
görmedim soyluluğundan feragatini..
Ahmet’i ikbalini, şöhretini, cömertliğinin her köşesini
kemirenler uğurlamıyor… Binlerce insan uğurluyor. Sadece şarkılarını
tanıyanlar.. Ahmet’in ikbaline yabancı, şarkılarına iptila
kalabalık..Ahmet’in şarkılarını Ahmet’in şarkıları ile uğurluyorlar.
Vize mahdut. Londra’ya geri dönüyorum. Arkamda koltukta bir
Kürt delikanlı elinde fotoğraf makinesi.. Tuhaf sinsi bir sırıtma var
yüzünde.. Kompartımandan çay servisi geçiyor. Zaten sigara içemiyorum,
çökmüşüm. Bir çay satın alayım. Hrant’ın deyimi ile “ağzı açık, karnı
dağınık” çantam ayaklarımın dibinde. Alıyorum. “Cüzdanım yok. Param
yok. Kartım yok. Bir pasaportum var.” Çayı alamıyorum. Arkamdaki
delikanlıya dönüyorum. Sinsi sırıtması ile cüzdanım arasındaki illiyeti
soracağım. “Yok,” diyor görmedim. Tren Waterloo’ya geliyor. Görevlilere
bildireceğim. Cüzdanımı bulunca adresime göndersinler. Arka koltuktaki
delikanlı yanıma yaklaşıyor. “Fotoğrafınızı çekebilir miyim?” Ne
diyeyim, zaten cüzdan sormuşum utanmadan, kabalığımın kefaretini
ödemeliyim.” Yine o sinsi sırıtış, çekip gidiyor. Tren görevlilerine
anlatıyorum, yanımdan geçen yolcu duruyor. “Az önceki arkadaşınız
almıştı cüzdanınızı çantanız yerde dağıldığında. Size iade ettiğini
sanmıştım.” Deyip geçiyor.
Cüzdansız parasız çıkıyorum istasyondan. Gecenin en yalnız
saati..Londralılar çoktan evlerine çekilmişler. Soğuk, ıssız karanlıkta
saatlerce yürüyorum evime..
Hrant’a telefon açıyorum günler sonra. “Ahmet’i biz silah
kullanmadan sinsice öldürdüğümüz için şu cüzdanımı çalan sinsi hırsız
Kürt’ten nefret ettiğimi söyleyemiyorum.“ “Hırsız Kürt olmaz,” diyor
Hrant. “Hırsız insan olur.”
Utanıyorum, sırtım terliyor. “Ben sana ne diyeyim şimdi,”
diyorum. “Ahmet Kaya ölümden beraat etti; biz insanlıktan beraat
edemedik!” de diyor. “Cüzdanı çalınan ben olduğuma göre çalma hakkım
doğdu,” diyorum. “Benim cümlemmiş gibi yazacağım. Nasıl olsa beni dava
etsen de kazanamazsın. Sen Ermeni’sin ben Türk. Ermeni Türk’e karşı
dava kazanabilir mi?”
“Korkma,” diyor. “Telif hakkımdan vazgeçtim!”
13 Kasım 2007, Salı
























