Ahmet Büke’nin son hikayesi
AHMET BÜKE
İki Gün Sonrası
(Ahmet Büke’nin son hikayesi)
Kırmızı ayakkabıları vardı.
Eteğinin havalanan uçları, beyaz tenini güneşe açtıkça
ayakkabıları daha da görünür oluyordu. Topuklarını öper gibi içine alan
ve bileklerini kavrayan şeritleri kırmızıya boyalı ayakkabıları vardı.
İğde ağaçlarının birbirine sarılığı sokağı geçerken taş
kakmalı yolun üzerinde tıkırdadı. Yaylanarak yürüdü. Saçlarını
tekrardan geriye attı. İşte tam da o anda omuzlarına tutunan ve biteli
çok olmamış, üstelik hâlâ terle karışık koku ve titremelerle dolu eski
sevişmelerinden birisi sokağa yuvarlanıverdi.
Düşürdüğünün farkına varmadı. Çünkü daha sırtı ürpermeden bir
başkası gelip ona sarılmıştı bile. Geride kırmızı lekeler bırakarak
kaldırıma çıktı, köşeyi döndü. Kayboldu.
Güneşi kovalayan bulutlardan birisi çok koşturup muradına erdi.
Beyaz butlarıyla ışığı kesti. Rüzgâr da çıktı biraz. Kıştan kalan
yapraklar titreyerek havalandılar, yola yayıldılar. Yolda sessizce ve
biraz da korku içinde yatan eski sevişmenin üzerinde daireler çizip
durdular.
Ekmekçinin arabası hızla geçti. Yapraklarla birlikte eski
sevişme de savruldu kaldırıma doğru. Arabayı takip eden köpeklerden
birisi durdu önünde. Hemen farkına varmıştı. Kokladı uzun uzun. Çok da
açtı. Oturup ıslak burnuyla karnına dokundu. Çok açtı. Kaybolan ekmek
arabasının ardına takılan ve giderek zayıflayan ekmek kokusunu çekti
içine. Yine de diğerleri gibi gitmedi.
Kadının omuzlarından düşen eski sevişmeyi ağzına alıp, ama dişlerinin arasında adeta yumurta taşır gibi, nazikçe uzaklaştı.
Tahtırevanları, kaydırakları ve her şeyi çoktan bozulmuş eski
parkı çeviren çitlerin deliklerinden birinden içeriye girdi. Zincirleri
koptuğu için kalan iskele demirleri idam sehpasını andıran ve bu yüzden
çocukların asla yüz vermediği salıncağın altına gidip yattı.
Eski sevişme, uyumak üzere olan köpeğin gevşeyen çenesinin arasından usulca yere sıyrıldı.
Gidip yanına vardım. Tanıdım onu. Köpek hırladı.
Baskıcının dükkânındaydım.
“Nasıl olmuş?”
Boyalı parmaklarını şıklatıp afişi uzun tahta masanın üzerine serdi. İçimden kocaman bir nehir taştı.
“Müthiş olmuş. Yarına kadar kaç tane basarız?”
Dükkânın camlarını kapatan perdelere doğru kuşkuyla baktı.
“Burada çoğaltamam. Onun için başka yer bakacağım.”
“Ama…”
“Aması yok bunun. Bunları asamadan enselenmek mi istiyorsun?”
Koridordan gürültü geldi. Kapıya yürüdüm. Baktım. Kırmızı
ayakkabılı kadın omzu yanmış gibi siyaha kesmiş matbaa işçilerinden
birinin önünde durmuş susuyordu. Yerde kırılmış bir bardak. İri su
lekesi tavandan sarkan sarı lambanın altında parladı.
Bana baktılar. Kadının öfkeyle kalkmış kaşlarını gördüm.
Baskı ustası çok yatmış içeride. Gecen gün deniz kenarında rakı
içerken bileklerini gösterdi. Askıdan kalan izler kemiklere kadar
oturmuş sanki. Acıyı hiç unutmamış. O yüzden de çok tedirgin. Hemen
afişin kalıbını katlayıp kaldırdı.
“Sen git şimdi. Hazır olunca ben sana haber veririm.”
Çıktım. Koridordaki cam kırıklarını fırça saçlı çıraklardan birisi süpürüyor. Ne kadın var, ne de esmer işçi çocuk.
Hanın önünü kesen çukurlu yolu geçtim. Kestelli yokuşuna doğru
yürüdüm. Aç değil miydim o sıralar. Ustanın bileklerindeki izler gibi
açlığım vardı benim ama hiç konuşmuyordum onunla. Yoksa hiç
susmayacaktı. Yine de tek pideli söğüş sardırdım kendime Kürt’ten.
Yakışıklı bıyıklarını sıvazlayıp kimyonlu elini çırptı, parayı
arabasının tek çekmecesine attı. Bıçak ve bileği taşının yanına.
“Koca Kahveye gitme,” dedi ben ayrılırken. İki parmağını sağ omzuna iki kısa şerit gibi dokundurdu.
“Karakol kurmuşlar,” dedim içimden. Gözümle selamladım. Gülümsedi.
Söğüşümü cebime tıkıştırıp iki yanı yıkılmak üzere dolu cumbalı
evlerle dolu sokağa döndüm. İşte o sırada takıldı peşime. O köpek. Tin
tin. Çok aç biliyorum. Ben de açım. Üstelik korkuyorum da. Ustanın
bilekleri gibi zırlıyor içim.
Yolun sonunda beyaz arabayı görünce ensem soğumaya başladı. Duruyor mu yoksa geliyor mu, bu?
Tin tin peşimde. Onun umurunda mı? Derdi cebimdeki söğüş.
Evlerden birine attım kendimi. Dış kapıyı telle tutturmuşlar. Usulca çözüp süzüldüm. Arkamdan geldi.
“Susacaksın ama,” dedim. Kuyruğunu salladı. Karanlık sofayı
geçtik. Mutfak açıklığına kadar geldi ardımdan. Dürüm pideyi ikiye
böldüm. Yarısını bıraktım önüne.
“Ağlamasana. Sus diyorum sana.”
İkimiz de kulak kesildik. Yandaki odadan geldi ses. Kırık bağdadilerin arasından baktık.
Kadın kırmızı ayakkabılarını yatağın dibine çıkarmıştı. Çocuğu
sırtından tanıdım. Közde et gibi kızarıp kararıyordu örtünün üzerinde.
Çok seviştiler. Ben böylesini görmedim. Birbirine dolaşıp
karışan kokuları, odayı doldurup camlara dayandı. Kapıyı ve yerdeki
kurtlu döşemeleri zorladı. Bizi ayıran duvarın çatlaklarından ve ölü
bağdadilerinden sıyrılıp gözlerimize ve aklımıza dolandı.
Öyle kaç saat geçti. İşçi çocuk önce çıktı. Sonra kadın
kırmızı ayakkabılarını giydi. Üzerini düzeltti. Yatağın üzerinde daha
solukları dinmemiş sevişmesini omuzlarına atıp gitti.
Aç köpekle birbirimize baktık yeniden. Elimde sıkılmaktan yağı çıkmış söğüşü önüne bıraktım. O da yemedi.
Dışarı çıktık. Ayrı yönlere yürüdük.
İki gün sonrası mayıstı.
26 Kasım 2007, Pazartesi
























