Bataklığın kısır döngüsü
| Etyen Mahçupyan | |
|---|---|
![]() |
|
Bataklığın kısır döngüsü
Toplumsal
meselelerin tartışılmasına bataklık metaforu sıkça kullanılır. Önemli
olanın sivrisineklerin öldürülmesi değil bataklığın kurutulması olduğu
söylenir. Ancak toplum çoğu zaman gerçek meselelerin köküne gidecek,
onunla yüzleşecek kadar olgun olmadığı için, siyaset de kısa vadede
yüzeysel tedbirlerin peşinden gider. Hele sivrisinekler çoğalıp
canınızı acıtmaya başladığında, bataklığı tamamen unutup meselenin
görünen yüzüne yoğunlaşırsınız. Türkiye de son dönemde bunu yapıyor...
Kürt meselesinin tarihsel, sosyal ve kültürel boyutları tamamen ihmal edilmiş durumda.
Dolayısıyla Kürt kesiminin taleplerinin siyasallaşması, bir tür asayiş
meselesi olarak algılanıyor ve sonuçta Kürt kimliği PKK üzerinden
yeniden tanımlanarak mahkum ediliyor.
Bu son derece rahatlatıcı bir bakış. Çünkü
PKK ve onun yol açtığı sorunlar ne denli büyürse, Kürtlerin gerçek karmaşıklığı ve vatandaşlık anlayışının değişmesini ima eden talepleri de arka plana itilebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım bataklığın daha
da genişlemesi ve derinleşmesinden başka sonuç getirmiyor. Bu tespiti
yapan birçok insan olsa da Türkiye’nin bir nevi intiharı andıran tutumu
onyıllardan beri değişmiyor. Sanki kaçınılmaz olan felaket karşısında o
denli aciziz ki, her nesil başına bir şey gelmeden ve sorunun
kontrolünü elden kaçırmadan sırasını savmanın peşinde.
Türkiye’nin
niçin bu denli aciz kaldığı, gerçekliği görmezden gelmeyi neden bir
devlet politikası haline getirdiği ise artık tartışılmayı hak ediyor.
Görünen o ki PKK’nın uyguladığı şiddet devletin baskı politikası ve
toplumu otoriter bir çerçeve içinde tutması için bir meşruiyet zemini
oluşturmakta. Aynı şekilde
devletin tavrı da PKK siyasetinin zeminini yaratmakta.
Dolayısıyla her iki
tarafın da otoriter zihniyette olduğu ve birbirini pekiştirerek sorunu kangren hale getiren bir kısır döngü ürettiklerini söyleyebiliriz.
Öte
yandan bu kısır döngünün her iki tarafta da cemaat içinde otoriter bir
siyasi rejimi pekiştirdiği, buna koşut rant ve nüfuz alanları yarattığı
açık...
Oysa
Türkiye’de şiddete karşı olan Kürt hareketleri ve siyasi partileri oldu ve halen de var.
Ama Türkiye onları duymak bile istemiyor. Çünkü
bu hareketlerin söylemi siyasi talepler açısından PKK’ya kıyasla daha radikal. Federasyondan, konfederasyondan söz ediliyor.
Türkiye bu sözleri duymamak uğruna, siyaseti söz üzerinden tanımlayan
bir anlayışı da reddetmiş ve şiddeti siyasetin doğal dili olarak
benimsemiş oluyor. PKK’nın cinayetlerini kınamak, şehit cenazelerinde
iman tazelemek; farklı Kürt taleplerinin barışçı bir ortamda kamusal
alana çıkmasına tahammül etmeye kıyasla daha kolay geliyor. Oysa bu
tartışma başlayabilse, kaderlerini Türkiye içinde çizmek isteyen
Kürtleri de duymak mümkün olacak.
Mesele Türkiye
demokrasisinin yeterli olgunlukta olmamasında. Ancak bunun da altında
Türk kimliğinin demokrasiye adapte olmakta zorlanması yatıyor.
Cumhuriyet’in toplumsal dinamiklerin dışından ve tepeden üreterek
topluma sunduğu bu kimlik, vatandaşlığı da rehin aldığı ölçüde
toplumsal farklılıkların sesinin barışçı bir ortamda duyulmasını
engellemekte. Böylece şiddet sarmalı etrafındaki kısır döngüye bir
yenisi eklenmiş oluyor:
Türkiye Kürt meselesini PKK şiddetini merkeze alan bir bakışa sıkıştırdıkça, şiddet karşıtı Kürt talepleri de siyasal açıdan daha radikal hale geliyorlar.
Söz konusu radikalleşmeyle nasıl başa çıkacağını bilemeyen, vatandaşlığı dinamik bir kavram olarak hayal edemeyen devlet ise, bu talepleri yok sayıp yüzünü şiddete dönmeyi tercih ediyor. Ne var ki bu taleplerin seslendirilememesi bile bir şiddet ortamını ima ediyor ve böylece PKK’yı haklı çıkartıyor. Sonuçta Türkiye kendi eliyle her gün bataklığı beslerken, sivrisineklerden şikayetçi olmak gibi epeyce garip bir durumda kalıyor...

























