ENERJİ KAVGASI ENERJİ KAVGASI – II
| Ataman Aksoyek | |
|---|---|
ENERJİ KAVGASI
Son
dönemde, gazetelerde, ajans ve araştırma kurumlarının bültenlerinde
petrol fiyatları ve enerji sorunu oldukça geniş yer almaya başladı.
Uluslar arası Enerji Ajansı, “talebin üretimden fazla olmaya devam etmesi nedeniyle önümüzdeki beş yıl içinde petrol sıkıntısı yaşanabileceği” uyarısında bulundu.
BBC’ye mülakat veren, konuyla ilgili bir de rapor yayınlamış olan Davit Fife, “uluslar arası şirketlerin petrol kaynaklarına ulaşım konusunda hem siyasi hem de teknolojik zorluklar yaşadığını” söyledi.
“Petrol
96 doları geçti. Böylece petrol fiyatları son bir yılın en yüksek
seviyesine ulaştı. Bu eğilimin sürmesi durumunda petrol fiyatının
gelecek günlerde 100 dolar sınırına yaklaşacağı” belirtiliyor.
“Kışın yaklaşması endişeleri körüklüyor.”
“Dünyanın en büyük enerji tüketicisi olması nedeniyle, Amerika’nın stoklarındaki düşüş tüm dünyada kaygı yaratıyor.”
İstenirse bu başlıklar çok daha uzatılabilinir
19. yüzyılda, İngiltere Amiralliği Birinci Lordu, “Petrole sahip olan Dünya’ya sahip olur” derken, çok yerinde bir öngörüde bulunmuş. Churchill’in “Bir damla petrol, bir damla kandan kıymetlidir” sözcüğünün emperyalizmin bakışını yansıttığını günümüzde yaşayarak görüyoruz.
Endüstrinin,
ekonominin ve askeriyenin tarihini anlatan kitapların sayfalarını
çevirdiğinizde enerjiden pek söz edilmediğini görürsünüz. Halbuki, 19.
yüzyıldan buyana, uluslararası ilişkilerde enerji, hep arka planda
kalan, baş aktör olarak vardı. Enerjiye sahip olan, endüstride,
ekonomide ve askeri güçte daha baskın çıkıyordu.
İlk enerji maddesi olarak ortaya çıkan “kömür” oldu. Kömür’e yaygın olarak kullanmaya başladığı dönemde “Endüstrinin Ekmeği”
denmesi boşuna değildi. Trenler onunla işliyordu. Fabrikalardaki
makineleri o işletiyordu. Aydınlanmayı o temin ediyordu. Yolların
yapılmasında gerekli olan madde ondan üretiliyordu.
Kömürün ilk
kez yaygın olarak kullanılması buhar makineleriyle İngiltere’de
başlandı. İki olay üst üste gelmişti. Buhar makineleri ve kömür.
İngiltere, önemli kömür kaynaklarına sahipti. Çıkarılması kolaydı ve
çok kısa zamanda önemli bir ihracat kalemi oldu. İngiltere, 1886
yılında dünya kömürünün % 40’ını sağlıyordu, dünyanın gereksediği
enerji kaynağını elinde tutuyordu. 19. uncu yüzyılın sonunda, dünyada
kullanılan kömürün 15’i ülkelerin dışından temin ediliyordu. Bu ithal
edilen kömürün % 50’sini İngiltere sağlıyordu.
19. asır kömür yüzyılı oldu. Talep, 1820 yılında 365 milyon tona çıktı. 1913 yılında, kömür, uluslararası ticaretin % 92.6’sını oluşturuyordu. (revue de l’énergie no. 442)
1870 yılındaki Kömür madenleri krizi, fiyatı bir misli fırlattı.
İngiltere’nin üretimi 1887’de 240, 1902’de 480 milyon tona çıktı. Daha
sonra kömür’ün ocaklarının daha ekonomik şekilde işletilmesi ve
kullanılması üretimdeki bu tırmanmayı durdu. Üretimin gerilemesinin
sebepleri arasında hidroelektrik ve petrolün kullanılmaya başlaması da
vardır. Üretilen elektriğin nakil hatları ile, çok kısa zamanda, çok
düşük miktarda bile olsa, nakli de yeni olanaklar getiriyordu.
1859
yılından itibaren çok uzun yıllardan bu yana yol yapımında ve ilaç
olarak kullanılan petrol enerji kaynağı olarak kullanılmaya başlandı.
Petrol, gemi, kamyon, araba motorlarında, aydınlamada kullanılmaya
başlamasıyla çok kısa zamanda daha fazla aranmaya başladı. Endüstride
öne çıkmış, John D. Rockfeller, Marcus Samuel, William d’Arcy gibi isimler, petrolün musluğunu ele geçirmeye başladılar. Standart Oil, Royal Dutch, Shell, Anglo- Persian gibi şirketler petrol pazarını ele geçirmeye koyuldular.
1914 yılından evvel kablolarla başlayan elektrik nakliyatı hemen gelişmedi, çok sınırlı olarak kullanıldı. Daha sonra, General Electric, Westinghaus, Siemens, AEG (Allegemaeine Elektrizitäts Gesellschaft) kuruluşlarının elektrik üretimi ve nakli için yaptığı buluşlar ve ürettiği aletlerle bu alanda gelişme görüldü.
19.
yüzyılın sonlarında ABD ve Fransa’nın ürettiği motorlu araçlar emekleme
aşamasındaydı. Yeni gelişmekte olup, zaman içinde spor araçları
olmaktan ulaşım ve savaş araçları olmaya başlıyordu. Askeri gemiler,
ticari gemilerden daha önce, motorla işler hale geldiler. Uçaklar da
başlangıç günlerini yaşamaktaydılar.
Kömürün aksine, kendi
topraklarında petrolün bulunmadığı ve bu ham maddenin önemini kavrayan
İngiltere, başka topraklardaki petrole el koymak için politikalar
üretmeye başladı. İlk olarak, 1914 yılında İran’daki enerji
kaynaklarına yatırıma, bunları kontrol etmenin yollarını aramaya
yöneldi. Bunu, uluslararası rekabetin kızıştığı yer olan, Osmanlı
İmparatorluğu içindeki, Mezopotamya takip ediyordu.
İki dünya
savaşı arasında, kömür, uluslararası ticaretteki, enerji temel maddesi
olarak % 70’lik yerini kaybederek % 40’lara indi. Özellikle 1929 “kömür krizi” bu değişimde önemli bir rol oynadı. Kömür, yerini 1920’lerden itibaren yükselmekte olan petrole bırakmaya başladı.
Birinci
Dünya Savaşı’ndan sonra ülkelerin petrolle ilişkili politikalarında
değişiklik oldu. ABD; her zaman olduğu gibi, devlet tarafından korunan
ve desteklenen özel firmalara, Avrupa, devletin ağırlıklı veya hakim
olduğu milli şirketleriyle petrol piyasasında mücadeleye girdiler.
Petrol
gereksinimi, 1919 ile 1924 ve 1924 – 1939 yılları arasında ikiye
katlandı. ABD şirketleri Güney Amerika, Orta Doğu’ya yerleşmeye
başladılar. İran ve Irak petrolleri İngiliz ve Fransız şirketleri
tarafından işletiliyordu. Ancak, zamanla ABD’nin diplomatik baskıları
karşısında buralarda da geri adım attılar. ( San Remo Konferansı ; 19 – 25 / Nisan 1920)
Mezopotamya’da
topraktan çıkan alevler ve asfalt Asuriler zamanından bu yana
biliniyordu. Asuriler gölcükler halinde bulunan asfaltı yol ve bina
yapımında kullanıyorlardı.
1872 yılında, İran Şahı Baron von Reuter’e topraklarında petrolü çıkarmasına izin verdi. Bu izin 1889’da 19 yıl için uzatıldı. O yıllarda, Fransız Arkeolog Jacques de Morgan ve Jeolog Édouard Cortes
bölgeden memleketlerine geri döndüler ve bölgede petrol olduğunu
ilgililere duyurdular ama pek ilgilenen olmadı. Ancak, bu bilgiyi
Kanadalı William Knox d’Arcy kullandı ve Şah’tan, 1901 yılında bütün İran’da (Kuzey Rusya sınırı hariç)
petrol arama ve çıkarma izni aldı. Bu buluş ve izin İngiltere’yi
endişelendirdi ve gemilerinde kömür yerine petrol kullanmaya başlayan,
Birinci Deniz Lordu Fisher’in girişimiyle, Knox d’Arcy’nin işletmelerini korumak için askeri birlik yolladı.
1892’de
İngiltere, Bahreyn Şeyhi ve 1899’da Kuveyt Şeyhi ile protektora
anlaşmaları imzaladı ve bu anlaşmalar 29 Temmuz 1913’te Osmanlılar
tarafında da tanındı. İngiltere Hükümeti’nin göstereceği kişilere
petrol arama ve çıkarma izni verilecekti.
Daha sonra 26 mayıs 1908’te Golf bölgesinde de petrol bulundu. İlk defa, 1927 yılında, Gürgür Baba’da
gaz çıktığında yaşanan kazada iki Amerikalı ve üç Iraklı hayatlarını
kaybetti. Buna rağmen, takip eden üç- beş ay içinde Kerkük bölgesi yeni
bir Petrol şehri Eldorado’yu andırıyordu. 1930’lu yıllarda 20
yerden petrol üretilmekteydi. Takip eden yıllarda Rusya’da,
Endonezya’da, İran’da, Venezüella’da, Irak’ta, dünya ekonomisinin tayin
edici maddesi haline gelen, kara altın üretilmeye başlandı. İkinci
Dünya Savaşı’ndan sonra İran, Mezopotamya ve Arap Yarımadası dünya
jeopolitiğinin temel ağırlık noktaları haline geldi.
1908 yılı haziran ayı içinde Bahkhtiari Oil Company ve d’Arcy’nin First Explotation Companie’si, Burman Oil Company (AIOC) ile anlaşarak 14 Nisan 1909 tarihinde Anglo-Persian Oil Company’sini (APOC) kurdular. 1935 yılında kuruş, Anglo- Iranian ismini, 1954 yılında British Petroleum (BP) ismini aldı.
İran’da üretilen petrolün önemine bağlı olarak Abadan Rafinerisi kuruldu.
1907 yılında, Rusya yaptığı anlaşmalarla nüfus alanını Afganistan üzerinden Hindistan’a doğru genişletti.
Almanlar
ise, 1888 – 1903 yılları arasında, Osmanlı İmparatorluğu ile aşama
aşama yaptıkları Bağdat Tren Yolu Anlaşmaları ile etkinliklerini
bölgeye taşıdılar. Anlaşmanın 22. maddesine göre tren hattının sağında
ve solundaki 20 km alanda da yer altı zenginliklerinden
yararlanabileceklerdi. Almanların yaptığı anlaşmaya göre Bağdat ve
Musul’daki zenginlikleri işletme hakkı da onlara veriliyordu.
Osmanlı topraklarının zenginliklerinden yararlanmak isteyen sadece Almanlar değildi. ABD-Colby Chester
de 1908 yılında bütün Osmanlı topraklarında arama ve üretme iznini elde
etti. Bu gelişmeler İngiltere İmparatorluğu’nu endişelendirmekteydi ve
çıkarlarının savunulması yatırımların yürütülebilmesi için İstanbul’a
Anglo-Ottoman Bankası’nı kurmak amacı ile, Sir Ernest Cassel’i ve onun refakatinde, bir Osmanlı vatandaşı olan, Calouste Sarkis Gülbekyan’ı yolladılar.
Gülbekyan,
tüm ticari anlaşmaları bırakarak, daha jeopolitik içeriği olan, bir
yerde Amerikalıları dışlayan, yeni ortaklıklar kurma yolunu tuttu ve
1907 yılında Royal Dutch, Petroleum Company ile Shell
şirketlerinin birleşmesini sağladı. Gülbekyan, bu gelişmeyle
İttihatçılar ile Avrupalıların çıkarlarını birleştirdiğini ileri
sürüyordu. (Bu arada, Gülbekyan’nın çıkarılan her damla petrol’den yüzde aldığını da unutmamak gerek)
İttihatçılar, Padişah’ın yabancı şirketlere verdiği bütün izinleri iptal ederek, Gülbekyan’ın önerileri istikametinde 1911 yılı başında, Alman Sermayesinin ağırlıkta olduğu, (Deutsche Bank) “Banque Impérial Ottomane”dan temin ettikleri fonlarla Turkish Petroleum Company’yi kurdular.
4
Ağustos 1914’te dünya savaşının başlamasıyla, savaşın ağırlığı Petrol
bölgesine taşındı. Bu bölgedeki savaşın büyük ağırlığını da Osmanlılar
taşıdı.
1917’de İngilizler, bölgedeki malubiyetlerinin acısını,
bölge Araplarının başkaldırmalarını sağlayarak, Bağdat, Musul Kerkük’ü
işgal ederek çıkardılar. Genç Sovyetler Birliği de 1918’de
Azerbaycan’daki petrol kaynaklarını ele geçirdi.Birinci Dünya Savaşı
ile 40 milyon ton olan petrol üretimi, 1921 yılında % 130 arttı. Royal Dutch Shell şirketinin kar dağıtımı 1914 – 1919 yılları arasında dörtle katlandı. Bölgenin petrol dağıtımı San Remo
konferansında kesinleştirildi. Fransa, petrol pazarını İngilizlere
açıyordu. Amerikalılar bu paylaşımda saha dışına düştükleri için çok
kızgındılar ve genç Türkiye Cumhuriyetinden gerekli desteği
bulamayınca, karşılarına aldılar.
Ordular savaşırken, diplomatlar da, Orta Doğu, Doğu Anadolu ve Mezopotamya’nın (Osmanlı Toprakları’nın) paylaşmasını düzenleyen ve 1920 yılında San Remo anlaşmasıyla değiştirilen, Gizli Picot- Sykey Anlaşmasını (9 Mayıs 1916)
hazırlıyorlardı. Daha sonra, Çarlık döneminde imzalanan bu gizli
anlaşma Sovyetler Birliği tarafından açıklandı. Bu anlaşmaya göre,
Suriye, Doğu Anadolu, Musul Fransızlara, Filistin, Mezopotamya, Arap
Yarımadası İngilizlere, Kuzey bölgesi Ruslara bırakılıyordu.
Bütün bu hesaplar, bu anlaşmaları tanımayan Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile bozuldu.
Birinci
dünya savaşı sonunda bölgedeki etki alanları değişmişti. Fransızlar ;
Lübnan’ı, Suriye’yi, İngilizler Filistin’i, Irak’ı ve Ürdün’ü
kontrolleri altına almışlardı. İngilizlerin müttefiki Şerif Hüseyin Hicaz’dan kovulmuştu. 1925 yılında, yerine, rakibi, Necid Abdülaziz İbn Suud geçirilmişti. Kral Suud, Bölgede Amerikalıların çıkarlarının savunucusu olacaktır.
Mezopotamya’da yeni bir petrol çıkarma izni anlaşması Hüseyin’in oğlu, yeni Irak Kralı Faysal
ile yapıldı. Uygulanan yöntem, Osmanlı topraklarını bölünüyor, kukla
krallar iş başına geçiriliyor ve onlarla üretim anlaşmaları
yapılıyordu. Parantez içinde eklemek gerek, bu yöntem temelinde renkli
devrimlerle devam ettirilmeye çalışılması yanında, zenginlikler, devlet
yapısına dokunulmadan, özelleştirmelerle, kaynaklar ele geçirilerek
devam ettirilmeye çalışılıyor. Amaçlar aynı ama yöntemlerde yenilikler
getirildi. Eğer, ülke içinde kendilerine karşı çıkanlar olursa onlarda “demokratik” yollarla tasfiye ediliyor.
1927’de başlayan çalışmalar ile, Mezopotamya’da başlayan üretim hızla arttı ; Türkish Petroleum Company içindeki hisse senetleri Anglo-Persian Oil % 23,7, Royal Dutch Shell % 23, 75, La Compagnie Française des Pétroles % 23, 75, Near East Development Corporation (Mobil + Esso) % 23, 75 olarak paylaşıldı. Gülbekyan % 5’ini almaktaydı.
Yeni gelişmeler 31 Temmuz 1928’te, 1948’e geçerli kalacak Ostende’de yapılan bir toplantıdan sonra, İskoçya’daki ”Achnacarry” (Bu şato, ikinci Dünya Savaşı’nda, Filmlerde gördüğümüz, İngiliz deniz komandolarının yetiştirildiği üst olacaktır) şatosunda, çizgilerini (Red Line) Gülbekyan’ın çizdiği bir anlaşmayla kartel haline dönüşüldü (27 Eylül 1928).
ABD’nin ¼ hisseyle katıldığı Kartel, 1948 yılına kadar sürecek olan
dünya petrol pazarına hakimiyetini kurmuştu.. Eski Osmanlı toprakları
olan bölgede, petrol ortak olarak çıkarılacaktı, diğerlerinin
mutabakatı olmadan, tek başına yeni kuyu açılmayacak, kartel’in
dışındakilere çalışma olanağı tanınmayacaktı.
1929 yılında,
Irak’ta üretilen petrolün denize taşınması konusunda sorun çıktı.
İngiltere ve Fransa kendilerinin hakim oldukları topraktan geçirmek
istiyorlardı. Sonunda Kerkük’ten Haddiye’ye tek kanal, oradan Şamtrabulıusu’na ve Hayfa’ya
iki kanal uzatılmasıyla sorum çözüldü. Çalışmalar 1932 yılında başladı.
Yılda dört milyon ton Irak petrolü, Temmuz 1934’te Şamtrabulıusu’dan,
beş ay sonra da Hayfa’dan Akdeniz limanlarına akmaya başladı.
İran
petrolünün çıkarılması artarak çıkarılmaya devam ediyordu. 1912 yılında
430 bin ton, 1918’de 2 milyon ton, 1939’da 9.600.00 ton’a ulaştı.
İngiltere, duruma daha rahat ve emin bir şekilde hakim olabilmek için,
1921 Şubatında yaptırdıkları, İngiliz askerlerinin de katıldığı bir
darbe ile Rıza Şah’ı İran’ın başına getirdiler. 1925 yılında “Kralların Kralı” unvanını alan Şah Rıza, Pehlevi Hanedanlığı’nı
kurdu. Ancak, ülkesinin zenginliklerinden yararlanarak, İran’ı, mümkün
olduğu kadar çabuk, geliştirmek, çağdaş hale getirmek isteyen Şah Rıza’nın projeleri İngilizlere uymuyordu. Şah Rıza, 1932 yılında, Anglo-Persian Oil Company’ye
verdiği işletme haklarını geri alacağını ilan etmesi üzerine, başlayan
İngiliz tehditlerini önlemek için, 25 Ocak1919 Paris Konferansı
akabinde, İsviçre’de kurulan, İkinci dünya Savaşı’ndan sonara Birleşmiş Milletler’ dönüşecek olan Cemiyet-i Akvam’a
(Milletler Cemiyeti) başvurdu. Çelişki, 1933 yılında, ülkesinin payının
artırılması, İngiltere’nin işletme hakkı süresinin 1965 yılına kadar
uzatılması uzlaşması ile son buldu.
Arap Yarımadası’nda, Vahhabi Abdülaziz bin Suud’a
kurdurulan krallık ile petrol paylaşımı alanında önemli değişmeler
oldu. Suudi Arabistan Krallığı’nın kurulmasından bir yıl sonra, 29
Mayıs 1933’te bin Suud ile, daha sonra ARAMCO (Arabian and American Oil Company) olacak, (Standard Oil of California) SOCAL
arasında evvela 728 000 km2, daha sonra 1 140 000 km2’e çıkarılacak
genişlikteki arazi üzerinde araştırma yapma hakkı veren anlaşma
yapıldı. 1938’de, Ras Tanura limanına yılda yarım milyon ton petrol akmaktaydı.
Suudi Arabistan, petrol pazarının önemli aktörlerinden birisi haline gelmişti. 1949 (Şubat) yılında, Roosevelt ile Kral Suud arasında, Süveyş Kanalı’nın üstünde “Quincy”
isimli bir gemide yaptıkları anlaşma ile, ABD, Suudi petrollerini tek
başına kontrol eden ve krallıkla özel ilişkileri olan ülke haline
geliyordu.
ABD, 1946 yılında, 1928 yılında Kartel’in koyduğu kırmızı çizgileri tanımadığını ilan etti.
Bunu
Katar’da çıkan petrol takip etti. Bu döneme kadar, bölgede, paylaşım
dışında tutulmaya çalışılan ABD, petrol pazarında önemli yer tutmuş
oluyordu.
1951 yılında İran’da, seçimle başbakan olmuş olan Muhammed Musaddık İran petrollerini millileştirdi. Rıza Şah hükümdarlığını oğlu Rıza Şah’a terk etmişti. Genç Şah ile Musaddık
arasında çıkan uzlaşmazlık sonu, genç hükümdar ülkesini terk etmek
zorunda kaldı. Amerikaların yardımını alarak, Ajax askeri darbesi ile
ülkesine dönen Şah, Musaddık’ı evvela hapsetti. Daha sonra mahkum olduğu “ev hapsinde” ölen Musaddık, evinin yemek salonun altına gömüldü.
ABD, o döneme kadar bir İngiliz bölgesi olan İran’ı da etkisi altına alıyordu.
1956 yılında, Sinai savaşı sırasında, Iraq Petroleum Company’nin
pompa istasyonları tahrip edildi ve 1958’de askeri darbeden sonra da
millileştirildiler. Ancak, petrol pazarına hakim olan, Kartel,
Suriye’nin bir başka ortak bulmasını engelledi.
1961 yılında,
İngiltere’nin; Irak’ın kendi tarihsel bir parçası saydığı, Kuveyt’e
bağımsızlık vermesi Irak tarafından kabul edilmedi. Ancak, Irak’ın zora
başvurma eğilimleri İngiltere tarafından önlendi.
1967 yılında, “6 Gün Savaşı” sırasında, General Arif, İsrail’e yardım ettiği gerekçesiyle Iraq Petroleum Company işletmelerini askerle işgal etti ve ambargo koydu. Ambargo, aynı yıl Eylül ayında yapılan Hartum, Arap Ülkeleri Konferansı’nda kaldırıldı. Kasım ayında, Irak, o dönemde ulusal bir şirket olan, Fransız ELF şirketi ile anlaştı.
1969
– 1973 karmaşık ve bunalımlı dönemlerdir. Suriye ve Irak’ın petrol
kaynakları ve ulaşım hatlarının ulusallaştırılması krizinde, sorunlar
değişik uzlaşmalarla aşıldı. Bazı ulaşım hatları ve pompaları Habbaş’ın grubu tarafından tahrip edildi.
1956,
1967 ve 1973 yıllarındaki İsrail – Arap savaşlarında petrol bir silah
olarak kullanılmaya çalışıldı. Bütün bunlar petrolün fiyatını
arttırmaktan başka bir işe yaramadı.
Petrol fiyatını 5 doların altına düşme eğiliminin başlaması üzerine, İran ve Venezüella’nın girişimiyle 14 Eylül 1960’da Bağdat’ta bir araya gelen beş (Suudiler, İran,Irak, Kuveyt, Venezüella) devlet (devlet üye idi) ortak oldukları OPEP (Organization of Petroluem Expoting Contries) diye bir kartel kurdular. Daha sonra bu kartel’e diğer petrol üreten ülkeler de üye olacaktır.
Petrol
ülkeleri gelirlerini değişik şekillerde kullanmaktaydılar. İran, Irak
ve Suriye, değişik şekillerde artan petrol gelirlerini ülkenin
gelişmesi ve güçlenmesi harcama yolunu tercih ederken, Suudi Arabistan
ve Körfez ülkeleri petrol gelirlerini daha çok ABD olmak üzere Batı’ya
yatırmayı tercih ediyorlardı. O güne kadar Arap ülkelerinin
bağımsızlıklarını kazanmalarından sonra, Arap ülkelerinin başını çeken
Mısır, Suriye, Irak yanında Suudi’ler de, zenginlikleri ile yer
aldılar. (Mısır, Suriye ve Irak’ta geniş bir aydın kitlesi olmasına rağmen Suudi Arabistan bu alanda da “çöl”dü)
Sünni
bir ülke olarak görülen Irak, ağırlık ve etkileri artmış olan, Suudiler
ve Golf ülkeleri tarafından desteklenerek, 1973 devrimiyle bölgede özel
bir yer alan Şii İran’ın genişleme eğilimlerinden rahatsız olmaya
başladılar. İranlı Mollalardan ABD de rahatsız olmaktaydı ve Irak’ı
İran’a saldırmaya teşvik etmekteydi. İsrail ile yakın ilişkilerini
sürdürürken İran’a da roket satmaktaydı. 3 kasım 1987’de Lübnan’da
yayınlanan “Al Shiraa” gazetesinin yayınlarından sonra “İrangate” skandalı patlak verdi. Başkan Reagen evvela haberi yalanladı, daha sonra çıkıp kabul etmek zorunda kaldı.
ABD,
Irak’ın bölgede yeni bir düzen kurabilecek olan güç olduğuna inanıyor
ve İran’a karşı destekliyordu. Irak’ın Kuveyt’e saldırısından evvel, Saddam Hüseyin’i ziyaret eden, ABD Büyükelçisi April Glaspie, ABD’nin “bölgede bir Arap çözümünden yana olduğunu” söyledikten sonra tatile çıktı. Bu mesajı, ABD’nin yeşil ışığı olarak gören Saddam Hüseyin, Irak’ın tarihsel bir parçası olarak gördüğü, Kuveyt’e yürüdü.
“Çöl Fırtınası”, Baba Bush’un akıl Hocası Turgut Özal
hikayeleri daha hafızalardan silinmemiştir, Irak macerasını ise her gün
yaşıyoruz. buralar hiç girmeyeceğim. Hepsi başlı başına bir yazı konusu.
Önümüzdeki yazımda da petrol’ün başka yüzlerini anlatmaya çalışacağım.
Bu yazının hazırlanmasında
“La documentasyon française”in
kaynaklarından,
verilerinden ve yayınlarından
yararlanılmıştır.
ENERJİ KAVGASI – II
Bir
evvelki yazımda, enerji konusuna bağlı olarak hidrokarbür maddelere
gereksinimin, temel ekonomik eleman olarak, hızla artmakta olduğunu,
petrolün, her zamankinden daha fazla, jeostratejik gerginliklerin ve
rekabetin gerekçesi olduğunu, geçmişini özetleyerek, anlatmaya
çalıştım. Uzmanlar, çok uzun olmayan bir zaman sonunda bu maddelerin
tükenebileceği olasılığından söz ediyorlar. Devletler, bir yandan
azalırken bir yandan vazgeçilemez, her gün satış fiyatı artar hale
gelen ve bu temel maddenin kaynaklarını ele geçirmek, hakimiyetlerine
almak yolunda bütün olanaklarını seferber etmiş, her türlü riski göze
almış bulunmaktalar.
20. yüzyılın, tartışılmaz bir şekilde, petrol ve daha sonra ona katılan doğal gazın asrı haline geldiğini söylemiştik. Günümüzde ne alternatif enerji kaynakları ne de nükleer enerji petrolün yerini alamamıştır. Bu da Petrol ve doğal gaza vazgeçilemez stratejik eleman haline getirmiştir.
Bu sonuç, hidrokarbürleri dünya büyük güçlerinin diplomasisinin
merkezine oturttuğu gibi, dünya paylaşımını da şekillendirmiştir. Bu
mücadele, Osmanlı İmparatorluğunun çökmesiyle birlikte, Orta Doğu’nun
paylaşımı kavgasında en açık şekliyle görülür. İkinci Dünya Savaşı’ndan
sonra da bu mücadele aynı hızıyla devam etti. 1953’te İran’da
Musaddık’ın devrilmesi, 1956’da Süveyş Krizi, 1973’te Kippour Savaşı,
1979’da İran Devrimi, 2003’ de Golf Savaşı ve daha sonra 2006’da
Irak’ın işgali bu mücadelenin görünen yüzleriydi..
Soğuk Harp’in
son bulmasıyla Dünya devleri arasındaki rekabet durmadı, yeni şekiller
aldı, sahneye Ukrayna, Gürcistan gibi yeni aktörler çıktı.
Venezüella’da, Bolivya’da yaşanan ulusallaştırmalar, Rusya’nın yeni
politikaları, Çin’in sahneye çıkışı, Afrika’nın paylaşımı rekabeti bu
yeni enerji savaşının yeni aktörleri ve sahneleriydi.
Bütün bu
rekabetlerin çok söylenmeyen, arka planda yatan, gerekçesi vazgeçilmez
bu maddelerin tükenmekte olduğuydu. Uzmanların bazıları, yokluğun
2010’da, bir kısmı 2030’da, bir kısmı 2050’de başlayacağını söylüyorlar.
Jeopolitiğin
ayrılmaz konularından biri haline gelen hidrokarbürler sorununu daha
iyi anlayabilmek için konunun uzmanları belli saptamaları yapmakta
yarar olduğunu düşünüyorlar.
-Ekonominin gelişmesi sağlanan enerji sorunu ile sıkı sıkıya bağlıdır. Dünya çapında, ekonomiyle hidrokarbürlerin (özellikle petrolün)
kullanımı doğrudan ilişki içindedir. Ekonominin büyümesiyle enerji
gereksinimi artmakta ve hidrokarbürlere olan ihtiyaç daha da
artmaktadır.
-Hidrokarbürlerin tüketildiği ve üretildiği alanlar
çakışmamaktadır. Enerjinin üretilmesinde kullanılan maddeler, talebin
olduğu yerlerde değildir, taşınması gerekmektedir. Avrupa ve Asya’nın
üretimi kendi tüketimine yetmemekte, bu açığı kapatmak için kendi
dışından temin etmek zorunda kalmaktadır. Buna mukabil, Orta Doğu’da
büyük bir üretim fazlası bulunmaktadır.
-Enerjiye ulaşmanın
kolaylığına göre kaynaklara öncelik verme zorunluluğu doğmaktadır.
Günümüzde petrol, enerji temin edilen madde içinde en çok aranan olarak
görülmektedir. Buna bağlı olarak, petrole olan gereksinim de
artmaktadır. Tüketimi azaltma yolunda değişik girişimlerin sonuç
vermediği görülüyor. Sonuç olarak, enerji kullanımında bulunan
çözümler, petrol tüketimini azaltmamaktadır.
ENERJİ ÜRETİM VE TÜKETİM (2005 yılı için) - BP Statistical Rewiew – 2006
-Kuzey Amerika’da, tüketim % 26,6 iken üretim % 25,4’tir.
-Orta ve Güney Amerika’da, tüketim 4,8 iken üretim 6,8’dir.
-Avrupa’da tüketim % 19.0 iken, üretim % 13,2’dir.
-Eski SSCBîğne, tüketim % 9,8 iken, üretim %12,6’dı
-Orta Doğu’da, tüketim % 4,8 iken, üretim % 14,1’dir.
-Afrika’da, tüketim % 3,0 iken, üretim % 7,1’dir.
-Asya – Pasifik’te, tüketim % 32,5 iken, üretim % 20,8’dir.
Üretim
ve tüketimin günümüzdeki temposuyla devam etmesi halinde petrol
rezervlerinin ancak kırk yıl dayanacağı, pek çok öngörüde belirtiliyor.
Daha müsait durumda olan doğal gazın petrolden daha uzun süre, (altmış yıl kadar)
kullanmaya devam edilebileceği yine aynı uzmanların tahmini. Emektar
enerji maddesi olan kömürün, bu tempoyla kullanılmaya devam etmesi
halinde, ise iki yüz elli yıl gereksinimleri karşılayabileceği
düşünülüyor. Nükleer enerjiye gelince ; bir santralın hayatının kırk
yıl olduğu kabul ediliyor. Ancak, politik Olarak, kurulabilmesi ve
çevre açısından artıklar sorun oluşturmakta. Hidroelektrik santralarına
gelince, barajların bakımının iyi yapılabilmesi koşulu ile, çok uzun
yıllar kullanılabiliyor.
ENERJİ JEOPOLİTİĞİ (2005 yılı için) - Agence internationale de l’énergie
-Hidrolik,
Rüzgar, Jeotermik, Işık ve güneş enerji türünün genele göre kullanım
yüzdesi 6’dır. Artan bir kullanma eğilimi göstermektedir ve rezervi
sınırsızdır.
-Nükleer enerji türünün genele göre kullanım
yüzdesi 7’dır. artan bir kullanma eğilimi göstermekte ve rezervi
bilinmemekte olup, her santral için 40 yıl hesaplanmaktadır.
-Kömür, genele göre kullanım yüzdesi 26’dır Azalan bir kullanma eğilimi göstermektedir ve rezerv tahminen 250 yıldır,
-Gaz, genele göre kullanım yüzdesi 24’tür. Artan bir kullanım eğilimi göstermektedir ve Yaklaşık rezervi 65 yıldır.
-Petrol,
genele göre kullanım yüzdesi 37’dir. Kullanım eğilimi değişmemektedir.
Halen olduğu gibi kullanılması halinde yaklaşıl 44 yıllık bir rezervi
olduğu düşünülmektedir.
-Kullanılan yöredeki gelişmişlik,
kullanımın miktarını etkiliyor. Bir insanın, ortalama olarak bir yılda
bir buçuk ton petrole eş enerji tükettiği kabul edilmekte. Dediğimiz
gibi bu dünya için kabul edilen ortalama sayı. Bu sayı Kuzey Amerika’da
8, Avrupa ve Japonya’da 4, Asya’da (Japonya dışında) 0;6, Afrika’da 0,3.
-Petrol
ve doğal gazın pazar değerini arz ve talep ile taşıma, politik ve
sosyal (örneğin, grev) gelişmeler, doğa koşulları tayin etmekte.
Doğal
gaz için taşıma sorunları söz konusu. Doğal gaz, boru hatları ile
taşındığında basınç, basıncı sabit kılmak için ara istasyonları ve
basınca dayanacak daha güçlü boru sistemine gereksinim vardır. Böylece
nakliye sistemi ağırlaşmaktadır.
Uzun mesafeler aşılacağı için coğrafi ve jeopolitik güçlükler oluşmaktadır.
Doğal gazı petrolde olduğu gibi stoklamak (henüz)
mümkün görülmemektedir. Yer altı mağaralarına depolanması düşünülmekte
ise de henüz alınmış somut bir sonuç görülmedi. Bu özelliğe bağlı
olarak, günlük anlaşmalardan ziyade uzun süreli (20 – 25 yıl)
anlaşmalar yapılmakta ve fiyat bu süre için saptanmaktadır. Doğal gaz
fiyatları zaman içinde artsa bile, petrole göre daha muntazam bir
grafik göstermektedir.
Süre içinde taşıma koşullarının (özellikle doğal gaz için) gelişeceği kabul edilmekte.
Dünya’nın
rezervlerinin % 60’ının bulunduğu Orta Doğu, petrolün merkezini
oluşturmaktadır. Dünya rezervi olarak kabul edilen 1 200 milyar baril
rezervin, 264 milyar baril’inin (1 baril = 42 galon = 159 litre),
Suudi Arabistan’da olduğu biliniyor. Suudi Arabistan Dünya’da en büyük
rezerve sahip ülkesidir. Suudi Arabistan’ı Golf Körfezi’ndeki ülkeler
takip etmektedir. (İran ; 137 milyar baril, Irak ; 115 milyar baril,
Kuveyt ; 101 milyar baril, Arap Emirlikleri ; 98 Milyar baril)
Rezervin
dışında, Orta Doğu ülkeleri, günde 25 milyon baril üretimleriyle yine
dünyada birinci sırayı almaktadırlar. Rezerv ve üretim sayılarını
karşılaştırdığımızda, bu ülkelerin 80 yıl daha petrol
üretebileceklerini görürüz. Bu süre Avrupa’da petrol üretimi süresinden
10 defa, ABD’de üretim süresinden dört defa daha fazladır.
PETROL ÜRETEN ÜLKELERİN REZERVLERİ (2005 yılı sayılarına göre) - BP Statistical Rewiev of World Energy
-ABD’de 163 milyar baril rezerv olduğu tahmin edilmektedir. Yıllık üretim 20,6milyon barildir Rezerv / Üretim oranı % 22,8’dir.
-Avrupa’da,
18 milyar baril rezerv olduğu tahmin edilmektedir. Yıllık üretim 5,7
milyon barildir. Rezerv / Üretim oranı % 8,7’dir.
-Eski
SSCB’inde 123 milyar baril rezerv olduğu tahmin edilmektedir. Yıllık
üretim 11,8 milyon baridir. Rezerv / Üretim oranı 29,4’dir.
-Orta
Doğu, 743 milyar baril rezerv olduğu tahmin edilmektedir. Yıllık üretim
25,2 milyon barildir. Reserv / Üretim oranı % 83,8’dır.
-Afrika, 114 milyar baril rezerv olduğu tahmin edilmektedir. Yıllık üretimi 9,8 barildir.Rezerv / Üretim oranı % 32,5’dir.
-Asya-Pasifik,
40 milyar baril rezerv olduğu tahmin edilmektedir. Yıllık üretimi 8,0
milyon barildir. Rezerv / Üretim oranı % 14,1’dir
Orta
Doğu ülkelerinin gerek rezerv ve gerekse üretim olarak ortaya çıkan
durumları bu alanı jeopolitik olarak çok hassas bir bölge haline
getirmektedir. Bütün büyük güçler de buna bağlı olarak bu bölgeye
hakim olmak istemektedirler. ABD, bölgedeki Amerika’ya bağımlı,
Vahhabi, petrol krallıklarıyla kurduğu özel ilişkilerle kontrol altında
tutmaktadır. Kontrolünden kaçma olasılığı ortaya çıkarsa da zora
başvurmakta.
Güçlü bir ülke olan ABD’nin, bu bölgeyi ne pahasına
olursa olsun kontrolünde tutma kararlılığı onu bölgenin jeopolitiğini
şekillendiren ülke yapıyor. Bir yerde bu tutum ABD için bir
zorunluluktur. Dünya’nın üçüncü petrol rezervine sahip ülke olmasına
rağmen ABD, kullandığı petrolün yaklaşık yarısını dışardan getirmek
zorundadır.
ABD, endüstrisinin devamını sağlamak için dünya
üzerindeki tüm enerji kaynaklarını kontrol etmek zorunda olduğu
ilkesini açıkça sürdürüyor. 2003 yılındaki Irak’in işgali ve
bölgeyi baştan, kendi çıkarına göre, tanzim etme girişimlerini bu
çerçevede açıklamak gerekir. ABD bölgeyi zorla kontrol altına alarak,
sadece enerji kaynaklarını değil, ulaşım yollarını da kontrol etme
olanağını da etkisi altına aldığı gibi, rakibi olan Rusya ve Çin’i de
bölgeden uzaklaştırmaya çalışmaktadır.
ABD, bilinen yöntemlerini
kullanarak Afrika’daki enerji kaynaklarını da kontrolüne almaya
çalışmakta. Eskiden Avrupalıların kontrol ettiği Cezayir ve Libya
enerji kaynaklarına girmeye çalışıyor.
ABD; Yeltsin döneminde Rusya ve Orta Asya bölgesindeki enerji kaynaklarına da yerleşmeye çalışmıştı. Paravan şirketler kurdurulmuştu. Putin’in iktidarı ile başlayan yeni politikalarla bunun önüne geçildi.
Rusya
günümüzde büyük bir enerji devi haline gelmiş bulunmakta. Suudilerden
sonra en geniş Petrol üreticisi ve rezervleri dünya sıralamasında
altıncı sırada. Doğal Gaz alanında ise dünya’nın en büyük rezervinin
sahibi. Dünya doğal gaz pazarını elinde tutmakta. Kurduğu ve devamlı
gelişen doğal gaz ulaşım hatları ile büyük tüketim merkezlerine doğal
gazın ulaşımını kontrol edebiliyor.
DÜNYA DOĞAL GAZ REZERVLERİ (2005 yılı için)
[b]Bölge Tahmini miktar (tera (1012) M3 olarak)[/b]
Orta Doğu .........................72,1
İran ....................... .........26,7
Katar.................................25,8
Suudi Arabistan ...................6,9
Golf Emirlikleri..................... 6,0
Ex-SSCB ..........................58,3
Rusya.................................47,8
Asya..................................14,8
Arika........................ .........14,4
Kuey Amerika........... .......... 7,5
Güney ve Orta Amerika........ 7,0
Avrupa..................................5,9
BP Statistical Rewiev of World Energy
Doğal
gaz olarak Avrupa, Rusya’ya bağımlı durumda ve bu bağımlılığı her gün
daha artmakta. Bu bağlantı Avrupa’yı bir ikilem içinde bırakıyor.
Atlantik bağlarıyla ABD’nin ortağı olarak, onun istediği politikaları
uygulamaya zorlanırken, Rusya ile olan ilişkilerini de iyi tutmak
zorundalar. Fazla olarak, Rusya, Avrupa’nın enerji temin ettiği
ülkelerden Cezayir ile işbirliklerini güçlendirmekte.
Avrupa ve
Rusya enerji pazarında birbirlerine muhtaçtırlar. Avrupa’nın güvenilir
enerji kaynağına, Rusya’nın ise ürettiği enerji maddesini alacak
güvenli müşterilere gereksinimi vardır. Her iki taraf, ham madde
teslimini güçleştirecek, aksatacak veya fiyatları değiştirecek politik
olaylardan uzak durmaya çalışıyorlar. Rusya için bu pazarın aksamadan
yürümesi, gerekli kalkınmayı, modernleşmeyi ve yatırımları yapabilmesi
için zorunlu.
Önümüzdeki yazılarda enerji konusunu irdelemeyi sürdüreceğiz.
Bu yazı serisinin hazırlanmasında,
İnstitut de Relations Internationale et Stratégiques
ile
“La documentasyon française”in
araştırma ve yayınlarından
yararlanılmıştır
























